DENEMELER

RAVER ALİ: ÇANLAR TÜRKİYE EKONOMİSİ İÇİN ÇALIYOR

Türkiye ekonomisinde makro dengeler alarm veriyor. 2000-2001’de en büyük iktisadi krizini yaşayan Türkiye ekonomisi, 2002’den sonra göreli olarak yakaladığı büyüme oranlarına, 2012’den beri ulaşamıyor ve öyle görünüyor ki bu artık imkansız. Gelinen noktada hem makro hem de mikro düzeyde kaygıları arttıran faktörleri şöyle sıralamak mümkün: iç siyasi kriz, dış politika çıkmazları ve iktisadi politika tercihleri

Türkiye ekonomisinde 90’lı yıllarda temel risk faktörleri; yüksek enflasyon, kamu kesimi açıkları, borçlanma ve devalüasyonlar olarak sıralanıyordu. Bu yıllarda iç çatışmalar, artan güvenlik harcamaları, bölgede bozulan ekonomik yatırımlar 1999’da bir krizin yaşanmasına neden oldu. Ardından siyasi bir krizle örtüşen süreç Aralık 2000-2001’de cumhuriyet tarihinin en büyük iktisadi kriz olarak tarihe geçti.

Bütün dengelerin alt üst olduğu, büyüme oranlarının -9’lara düştüğü bu dönemde çözüm için ekonomi, Dünya Bankası bürokratlarından Kemal Derviş’e emanet edildi. ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ olarak adlandırılan program, günümüze kadar AKP hükümeti tarafından aslına sadık kalınarak uygulana geldi.

Bu AKP’nin, alternatif üretemediği tek alandır. On beş yılını dolduran bu programın artık sürdürülemez noktaya gelmesi sadece konjonktürle değil, onun emek ve toplumun geniş kesimlerine karşı olan iktisadi mantığı ile ilgilidir.

Şimdi 2016’da Türkiye ekonomisinde çanların çalmasına neden olan sorunlar nelerdir? Neo-liberal ekonomi politikalarının sadık uygulayıcısı AKP’nin ekonomi politika seçenekleri nedir?

24 Ocak kararlarıyla ihracata yönelik ekonomi politikalarını benimseyen Türkiye, ihracatı öncelikli hale getirmiş, ithalatı serbestleştirmiş, ithal malların önü açılarak, içeride üretim yapan küçük imalat sanayiini dış rekabetin yıkıcı etkilerine maruz bırakmıştır. Teknoloji, sermaye yetersizliği ve girdilerin yüksek olması nedeniyle ithal mallarla rekabet edemeyen imalat sanayi ve KOBİ’ler kapasitelerini düşürmüş, kapanmış ya da farklı alanlara yönelmişlerdir.

İthal tüketim mallarının serbest bırakılması dış ticaret açığını yükseltmiştir. İç tasarruf oranlarındaki düşüşle örtüşen bu serbestleşme sonucu dış kaynak ihtiyacı artmıştır. İçerideki yatırımları dış sermaye akımlarına bağlayan mekanizma kurulmuş, ekonominin istikrarı adeta krizlere açık hale gelmiştir.

Hükümet yayınladığı son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kırtasiye malzemeleri başta olmak üzere bazı ithal ürünlere ek vergiler koyarak cari işlemler dengesini düzeltmeye çalışıyor. Oysa dikkat çekmek gerekiyor ki bu ithalat vergi oranı artırılan ürünler, nihai tüketim mallarıdır. Dış ticaret açığının artmasında tüketim mallarının payı göreli olarak düşük kalmakta, dış ticaret dengesini bozan asıl kalemlerin imalat kesimi girdi maliyeti olan hammadde, yarı hammadde ve mamullerdir.

Yukarıda ifade edildiği üzere bu ürünleri ithal etmek yerine, bunların iç piyasada üretilmek istenmesi durumunda bunun organizasyonu, firmaların kuruluşu, kalifiye emeğin yetişmesi birkaç yılda mümkündür. İthal ürünlere bu aşamada konulacak ek vergiler, kısa sürede fiyat artışları ve karaborsa dışında bir sonuç vermeyecektir.

Türkiye’nin dış ticareti paradoksal bir girdap içindedir. İhracatını büyütmek istediği oranda ithalatı daha da büyüyor. Dış ticaret dengesinin, kurulan bu yapı ile pozitife dönmesi imkansızdır. Ayrıca ihracat kalemi büyük oranda montaja dayalıdır. Tarım, dış ticarete döviz kazandırıcı bir kalem olmaktan uzaklaşmış, ithalata bağımlı hale gelmiştir. Tekstilde rekabet şartları ortadan kalkmış katma değer üretemeyen bir sektöre dönüşmüştür.

1990’lı yılların başından kamu kesimi açığının nedenleri, dönemin siyasal partileri ve burjuvazi tarafından yapısal olarak analiz edilmemiş, palyatif çözümlerle adeta günü kurtarma politikalarını tercih etmişlerdi.

1930’lı yılların iktisadi şartlarında kurulmuş, ekonominin büyümesinde, kalkınmasında ve özel sermayenin gelişmesinde öncülük etmiş olan kurumların rasyonel politikalarla geliştirilmesi yerine satılması tercih edilmiştir. bu hem kurumların bulunduğu coğrafyalardaki ekonomik hem de sosyal yapının bozulmasına neden olmuş iç göçlere ivme kazandırmıştır.

Her devletin, asli işlevleri olan, alt yapı yatırımları, eğitim, sağlık, güvenlik… gibi hizmetleri yerine getirmesi için temel gelirleri vardır. Bunların başında vergi gelirleri, kendisine ait işletmelerin kar etmesi sonucu elde edilen gelirler, döviz gelirleri, dış ticaretten kaynaklı gelirler, turizm gelirleri vs. bu gün bu gelirlerin büyük oranda aşındığını görmekteyiz.

Vergi gelirleri temel gelirler olarak önceliğini korumakta ancak bunlar son derece adaletsiz ve gelir dengesini bozan bir mekanizmaya dönüşmüştür. Toplam vergiler içinde dolaylı vergilerin payı, özel tüketim vergileri arttırılırken, kurumlar ve gelir vergisinin payı azaltılmıştır. Kısacası geniş halk kesimlerinin yükü artmış büyük sermayenin vergileri azalmıştır. Gelir dengesizliğini ve sınıflar arası yoksullaşmayı arttıran bu uygulama ekonomide tüketim harcamalarını ve tasarrufları azaltmaktadır. Bu tablo iktisadi kriz döneminde daha da vahim bir hal almaktadır.

Devletin diğer temel gelirlerinden biri KİT’lerden ve iktisadi devlet teşekküllerinden elde edilen gelirlerdi. Bu alan özelleştirmelerle tamamen bitirilmiş, karlı işletmelerin artı değeri kapitalist işletmelere aktarılmıştır. Özelleştirmelerin gerçekleştirilme nedenleri zamanla daha iyi anlaşılmış, gerçek amacın karlı kuruluşların bilerek isteyerek özel sermayeye kaynak ve servet aktarmaktan başka bir şey olmadığı görülmüştür.

Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle karşılaştırıldığında niceliksel ve niteliksel olarak dezavantajlı olan Türkiye turizminin, gelirleri bu yıl dramatik bir şekilde düştü. Rusya’ya ait savaş uçağının düşürülmesi ile başlayan siyasi gerilim, Rusya’nın Türkiye’ye yönelik turizmi durdurması ve tarım ürünlerinin ithalatına yönelik olarak koyduğu ambargo ile döviz getiren kanallardan biri kapanmış oldu.

Bu gün ekonomi açısından en ciddi risklerden biri de kurlardan kaynaklı riskler nedeniyle oluşmaktadır. Hükümetin faiz artışını, yüksek döviz kuruna tercihi, dış politika riskleri, iç siyasal riskler ve FED’in faiz politikası ve uluslararası derece kuruluşlarının raporları bu yüksek riski sürekli canlı tutmaktadır. TL son birkaç ay içinde değeri en çok düşen para birimlerinden biri haline geldi.

Reel sektör ciddi anlamda bir daralma yaşamaktadır. Türkiye’nin 500 büyük sanayi firmasının, her yıl açıklanan bilançoları bu politikalara ve risklere paralel bir seyir izlediğini görmek şaşırtıcı gelmemektedir. Bu firmaların faaliyet gelirlerinin büyük kısmı, asli işlevlerinden değil, faaliyet dışı gelirler olan faiz, gayrimenkul ve spekülatif faaliyetlerinden gelmektedir.

Emek cephesinde durum daha da riskli bir manzara sergilemektedir. Reel ücretler sürekli olarak gerilemekte, iş güvencesi sadece özel sektörde değil, artık kamuda da ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar parlamentoya getirilmiştir. Taşeron çalışma teşvik edilip, özel istihdam büroların kurulması için yasalar çıkarılmakta ve teşvik edilmektedir. İşsizlik oranları devletin resmi rakamlarında bile çift haneli olurken asıl dramatik sonuç eğitimli genç nüfus arasında yüzde 25-30 civarında seyretmektedir.

Kısacası, ekonomik büyümeyi inşaat, yol ve köprü (ki iktisadi akıldan uzak bir uygulama ile) kuran çevresel etkileri göz önünde bulundurmayan, tarımı, hayvancılığın bitirilme noktasına geldiği, etin, sütün hatta samanını dışarıdan alan bir iktisadi yapı ile yüksek işsizlik, düşük reel ücretlere mahkum geniş toplumsal kesimleri, temel insan hakları ve demokratik yapının her gün aşındığı, Kürtlerin kendi coğrafyalarında açık ara ile kazandığı belediye başkanları göz altına alınmakta, kayyum atanmakta, siyasi iradeleri yok sayılmaktadır. Düşünce özgürlüğü ve bilimsel eğitimin yok edildiği, yolsuzluk, rüşvet ve kayırmacılığın arttığı muhalif kesimlerin hapis cezası, ekonomik yaptırımlara mahkum edildiği hatta özel mülklerine el konulduğu Türkiye’de Çanlar bizim için çalıyor.