Monday, December 18

Rojava’da Ekonomik, Sosyal ve Ekolojik Devrim

Rojava’da toplumsal dönüşüm, ekonomik ve ekolojik yapıya dair bir röportaj için gönderilen sorulara verdiğim cevaplar
Ehmed Pelda

1. Rojavanın toplumsal sözleşmesinde ekolojik toplumun önemi net görülmektedir. Ekolojik toplum paradigması nedir? Neden önemlidir? Ekolojik toplum devrim de nasıl bir yere sahiptir?

Toplumun ekolojik değerler üzerinden yeniden örgütlenmesi Rojava devriminin esas başarısıdır. Önclikle şunu belirtmek gerekir ki, eğer ekolojik anlayış temel alınmasaydı, bugün rojava ekonomik olarak diz çökmüş, devrim de filizlenmeden yok olurdu. Çünkü toplum uygulanan ambargo yanı sıra savaştan faydalanarak kaçakçılık, rantçılık, rüşvet ve iltimas ile güç sağlamaya çalışanlara muhtaç bir rojava olurdu. Askeri olarak elde edilen bütün başarılar eğer içeride başarılı bir ekonomik anlayışla desteklenmeseydi, eninde sonunda halk diz çökecekti.
Rojava halkının önderliğin sunduğu ekolojîk toplum perspektifini esas alarak yaşamaya karar vermesi devriminde başarılı olmasını sağladı. Bunu pratiğe geçirmesinin işaretleri öncelikle kendi kaynaklarına, insan gücüne, toprağına, varlığına güvenmesi, inanması ve sevmesiyle mümkün oldu. Halk kendi içerisinde komün ve kooperatif örgütlenmesiyle öncelikle çıkarcıları, rantçıları, çeteleri, devletleri, politik cambazları devre dışı bıraktı. Toprağına, varlığına, emeğine güvenerek evine, tarlasına, köyüne değer vermeye başladı. Aynı zamanda doğayla da yeniden yüzleşmeye başladı. Kente, moderniteye olan özenti onu doğaya yabancılaştırmıştı. Yeni bir dönüşüm tabiatla barışma ve ona dönüş kurtuluşun yolunu açtı.
Örneğin, sadece devlete, tüccarlara ve kapitalist üreticilere dayalı ekonomide halk üretimi bırakmış, tavuğundan sebzesine kadar herşeyi dışarıdan almaktaydı. Hatta insanlar, kaçakçılar eliyle vadesi geçmiş, kokmuş, bozuk yiyeceklere rağbet etmekteydiler. Çünkü muhtaçtılar. Ama şimdi aileler evinin etrafında, tarlasında, köyünde bahçesinde üretim yapmaya başladı. Hem üretim yapıyor, hem para ve meta ilişkilerine girmeden ihtiyacı olan ürünleri temin ediyorlar. Bireysel çabaların yanı sıra komunlerde yer alarak sağlık, güvenlik, adalet, toplumsal dayanışma gereklerini yerine getirip sorunlarını çözüyor öncü oluyorlar. Hakeza kooperatifler yoluyla da toplumsal üretim yapıp, getirisiye öteki ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Birey+toplum+doğa bütünselliği sağlandığında görüldü ki insanlık kendini yeniden var etme şansını yakalayabiliyor. Bunda ne meta, ne çıkar, ne para ne de doğanın ve toplumun tehdidi var.
Elbet bu paradigmanın, bu zihniyetin gelişmesi, olgunlaşması gerekir ve kuşkusuz zaman alacaktır. Yine toplumda derinliğine yaratılan tahribatların bertaraf edilmesi de epey bir zaman alacaktır. Ama esas olan düşünsel ve eylemsel olarak sağlam bir tohumun ekilmesidir.

2. Özerkliğin ekolojik toplum ideolojisindeki anlamı nedir? Rojavanın özerkliği ekoloji ile nasıl bir ilişki içindedir?

Ekoloji ve toplum ilişkisinin sağlıklı olabilmesi için özerklik olmazsa olmazdır. Öncelikle mekansal olarak doğa kendi içerisinde adeta özerk alanların bütünlüğünden bileşkesinden oluşmaktadır. İklim, coğrafi yapı, su kaynakları, bitki ve hayvan türleri her yerde kendine özgü özellikler taşımaktadır. Çeşitliliği, farklılığı ve bütünlüğüyle renklenmekte bir harmoni oluşturmaktadır. Bunlarla birlikte yaşayan doğal insan toplulukları da coğrafi yaşamın şartlarına göre beslenmesinden giyimine, hayvanlardan bitki türlerine, araçlarından enerji kaynaklarına kadar doğa ile bir uyum içinde şekillenmiştir. Her bir mekan, bölge, alan kendi içinde özerktir.
Bir bitki, bir hayvan veya bir insanı içerisinde bulunduğu doğal mekanından ayırıp başka bir mekana götürdüğünüzde hemen uyum sağlayamayabiliyor. Hatta yok olabilir ya da belli bazı dönüşümler ve farklılıklar yaşayarak uyum sağlamak zorundadır.
Yani doğanın bütün canlılar için geçerli olan evrensel kuralları olduğu gibi, yerel ve lokal mekanlara göre de farklı kuralları, özgün özellikleri vardır ve canlı onun içinde şekillenir.
Ancak günümzde teknoloji yoluyla doğanın özgün ve özerk alanına müdahale edilmiştir. Tropikal iklimdeki bir bitkiyi soğuk karasal iklimde yetiştirmek artık imkan dahilindedir. Ancak bu bir zorlamadır. Bunun için de yine enerji kaynakları, doğal kaynaklar, araç ve materyaller kullanılmakta, hem coğrafi yapıya müdahale edilmekte, hem de kaynaklar pervasızca kullanılmakta ve varlıklarımız tamamen tüketilmektedir. Bugün dünya bir çevresel, ekolojik felaketle karşı karşıya kaldığı gibi, başta hava, su ve temel besinler olmak üzere hayati önemdeki kaynakların tükenmesiyle de karşı karşıyadır. Aynı şekilde insanların özerk alanına da müdahale edildi. Yasalar, sistemler, devlet yoluyla insan yaşamına müdahaleler olmuştur. Savaşlar, zor, göçertmeler, emeğin sömürüsü, fabrikaya, hapishaneye, apartmana, devasa metropollere mahkum edilen yaşam yüzünden doğa-insan ilişkisi çökmüş. İnsani nitelikler yok olmuş, birey makinanın, mekanın, işin bir parçasına dönüşmüştür. Bu evrensel bir kanun olarak dayatılmıştır.
Bireyin, toplumun, doğayla uyumlu olması, birlikte yaşaması için özerk alanın mekansal yapısı önemlidir ve bu da ekolojik, toplumsal ve bireysel özerklik ve özgürlüklerin yaşamasına fırsat vermelidir. Özerk alanların olması birbiriyle uyumu ve bütünlüğü için yeniden fırsat oluşturulmalıdır.

3. Rojava’da devrimin başlangıcından günümüze değin savaş devam etmektedir. Bu savaşta halkın paradigmaya yaklaşımı, özellikle ekolojiye ilişkin nasıldır? Acaba yaşanan değişimler devrimden sonra da tartışılacak mı? Yoksa pratiğe yansıdı mı? Size göre savaş ve ekoloji arasındaki ilişkinin rojava devrimi üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Öz savunma bireyin kendini, toplumunu, evini, toprağını, çevresini savunmasıyla gerçekleşir. Ekolojik paradigma bir bütünselliği ifade eder. Sadece fiziki çevre ve doğa olarak algılanmamalıdır. İnsan unsurunun yaklaşımı ve eğilimleri önemlidir. Çünkü ekolojik yapının en önemli unsuru, etkileyeni, öznesi haline gelmiştir. Haliyle paradigmasını kurarken tutarlı olmalı, bütün ögeleriyle ekoloji-insan ilişkisini iyi belirlemelidir. Bunun içerisinde eksik olan bir parça öz savunmayı da olumsuz etkiler. Bundan birey, toplum ve doğa olumsuz etkilenir.
Dolayısıyla tespitlerin ve analizlerin iyi yapılabilmesi için ciddi bir bilinçlenme ve örgütlenme gereklidir. Bunun gerekleri yerine geldiği oranda canlı, dinamik, güçlü ve gelişime açık bir paradigmadan bahsetmek mümkün.
Bu ölçülere göre toplumun yeterli olduğunu söylemek gerçekçi ve tutarlı gerçekçi değil. Aksine egemen rejim uygulamaları nedeniyle insan doğası dahi tahrib edilmiş, yaşam tarumar edilmiştir. Bireyden topluma hastalıklı bir yapı, zehirlenmiş bir zihni durum, darmadağın edilmiş bir bilinç vardı. Bunun yeniden toparlanması, hem de savaş şartlarında pek de kolay olmasa gerek. Hele hele devleti, bürokratik, teknik, statik ve sadece uzmanların tekeline alınmış bilgi ile algılamak, kabullenmek hakim bir anlayış iken. Bu çerçeveye göre dondurulmuş bir yaşamın işlevsizliği kaçınılmaz bir enkaz olarak ortada durmaktaydı.
Ancak önderliğin zamanında müdahaleleri, özgürlükçü, ekolojik toplum paradigması ile zamanında davranılmış, işgal ve imhaya karşı savunma ile toplumda yaşanan olumsuzluklarla, ekonomik, çevresel yıkımlarla mücadele birlikte, eş zamanlı, aynı konseptin bileşenleri çerçevesinde başlamıştır.
Sadeleştirilmiş ama cevheri güçlü modeller çok etkili oldu. Bunlardan bir tanesi de komin örneğidir. Bu mekanizma toplumun içinden, toplum eliyle oluşturulmuştur. Haliyle yabancı, dışarıdan ithal edilmiş, topluma dayatılmış bir model değildir. Tartışma konuşma toplumumuzun değerlerinin birleşmesiyle yeni şartlarda tekrar oluştu. Bu sayede birey dışa karşı kendi fiziki ve maddi güvenliğini sağlarken, içeride de adalet, sağlık, ekonomi, çevre, kadın, eğitim ve gelişim gibi birçok konuda tedbirini alma, birliğini sağlama ve kendini yenileme konularında adımlar atmıştır.
Bu çalışmalar geliştikçe kuşkusuz toplumsal yetkinlik artacak, doğa ve ekolojiye yaklaşımda da olgun ve ileri aşamalar görülecektir. Ve bu mekanizmanın en canlı, en etkili tarafı dinamik ve tartışmaya açık olmasıdır. Çünkü kominlere katılımda bulunan bütün bireylerin doğrudan temsili, söz söyleme özgürlüğü, göreve talip olma ve oyunu kullanma ve kararını verme hakkı var. Bu ister istemez tartışmayı da, katılımı da öncüleşmeyi de güçlendiriyor. Toplumsal değişimin öznesi de bu işleyiş oluyor.

4. Yeniden yaratma sürecinde kadının katılımı toplumda nasıl karşılanıyor? Bu durumu ekolojik paradigmaya göre nasıl değerlendiriyorsunuz?

Birtakım köklü değişimlerin gerçekleşmesi mekan, zaman, ilişki, araç değişiklikleri ile ancak mümkündür. En az bunlardan biri veya birkaç öge değişmeden sadece söylem üzerinden geliştirilecek değişimlerin pek de etkili olması, sonuç vermesi mümkün değildir.
Özgürlük hareketinin öncülük ettiği alanlarda birçok değişken/belirleyen/dinamik olmakla birlikte belki en önemlisi kadındır.
Sadece Rojava bağlamında ele alındığında, kadının katılımı ciddi bir değişimi, dönüşümü hatta gerçek devrimi yaratmıştır. Kadın adeta öncü konumuna gelmiştir. Komünlerin örgütlenmesi, kurulması, geliştirilmesinde kadının çabaları daha belirleycidir. Kooperatiflerde kadınların katılımı, toplumda birçok tabuyu da yerle bir etmiştir. Bir birey olarak kadın kimliğiyle katılımcılığı, gelişimi, özgüveni geliştikçe, erkeğin de dönüşümü hızlanmıştır. Eskiden ailenin, eşinin, çocuğunun sorumlusu, lideri, egemeni, bekçisi olarak üzerine ağır bir yükümlülük aldığını düşünen erkek, hakimiyetini sürdürmek için de içeride baskıcı, egemen, statükocu bir pozisyon almak zorunda kalıyordu. Adeta devleti iktidarı kendi şahsında var ediyor, bütün baskı aygıtlarının da taşıyıcısı oluyordu.
Ama kadının gelişimi, katılımı ve mücadelesi erkeğe de şunu ispatlamaktadır. Onun iktidarına, korumacılığına, yükümlülüğüne, yüklendiği rol ve statüsüne gerek yoktur. Onun da kendi insani toplumsal, bireysel sorunlarıyla, gerçekliğiyle yüzleşmesi gerek. Birlikte olmak, birlikte kadın erkek olarak güç birliği yapıp topulumunu, doğasını, çevresini korumak ve geliştirmek mümkün. Bunun farkına varıldıkça kadın ve erkeğin dönüşümü birlikte ve hızla oluyor. Ama bunun kuşkusuz öncüsü kadın ve yarattığı zihinsel ve eylemsel devrimdir.
İçinde yaşadığımız Rojava’da bu değişimin çok güçlü ve etkili olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ancak henüz yazılara, araştırmalara, devrim öncesi ve sonrası kıyaslamalara konu olmadığı için dışarıda ve içeride değişimin niteliği çok görünür düzeyde fark edilmiyor. Bu değişim ve dönüşümün yarattığı dinamizmin hem içeride farkındalığı arttırma ihtiyacı var, hem de dış dünya ile paylaşılması ve onlara umut vermesine ihtiyaç var. Bu da ayrıca not edilmesi gerekin bir konudur.

5. Rojava’da tarım, su ve toprak politikaları ve yeraltı kaynaklarının kullanımı nasıl gerçekleştiriliyor?
Rojava’da rejim Kürt bölgelerini neredeyse tamamen buğday üretimine mecbur etmiş, tahıl ambarı olarak görmüştür. Hakeza pamuk ve zeytin ürünlerini de tek taraflı politikalarla yönlendirmiş kendi ihtiyaçları için kullanımşıtır. Buna karşılık alternatif tarımsal üretim alanlarının nerdeyse tümü tahrip edilmiş, toplum üretimden soyutlanmış, asalak bir yaşama sürüklenmiştir.
Aynı şekilde petrol, gaz gibi zengin yeraltı kaynakları direkt Suriye’nin ekonomi merkezlerine aktarılmıştır.
Devrim süreciyle birlikte Rojava halkı bir yandan enerjiyi kendi bölgesinde ihtiyaçları için kullanılabilir hale getirme gayreti göstermiştir, bir yandan da tarımsal üretimde çeşitlilik sağlayan, aynı zamanda katılımcı, emek veren ve üretken bir toplum yaratma çabası göstermiştir.
Her iki cephede de ilerleme olduğu kaçınılmaz. Ancak onlarca yıllık tahribatı aşacak, toplumsal yarayı saracak, tüm ihtayçları karşılayacak bir zemin henüz yakalanmış değildir. İçeride toplumsal dönüşümün çok kısa zamanda gerçekleşmesi beklenemez. Siyasal, sosyal, ekonomik, düşünsel sistemin oturması, kurumlaşması ve toplumun bu mekanizma içinde yeniden şekillenmesi zaman alacaktır. Hakeza henüz savaş ve çatışmalar yüzünden mültecilik, göç, yeni alanların özgür topraklara katılması da ek ihtiyaçları doğurmaktadır.
Enerji alanındaki çalışmalar daha çok teknik iyileşmeyi gerektirmektedir. Ambargo ve kasıtlı engeller nedeniyle acil ihtiyaç gerektiren araç ve donanımların temini zorlaşmaktadır. Hakeza kalifiye işgücünün çalışma şartlarının iyileşmesi, savaş nedeniyle göç edenlerin yerine yenilerinin yerleştirilmesi de zaman almaktadır. Daha da ötesi ekolojik paradigmaya göre enerji kaynaklarının daha duyarlı kullanımı, teknik donanımın buna göre şekillendirilmesi de mali ve teknik açıdan çok kolay değildir. Mevcut çatışmalı durum da şartları güçleştirmektedir. Bütün bunlara karşılık toplum açısından asgari yeterlilikler yerine getirilmiştir. Ayrıca bir sonraki proje, çalışma ve hamleler için tecrübe birikimi, zihinsel hazırlık ve dönüşüm çabası için gerekli özgüven, yapılanma ve örgütlenmenin zemini yaratılmıştır.
Artık rojava devrimi daha iddialı ve ileriye yönelikli hamlelere hazırlıklıdır.

6. Rojava’da üretim ve tüketim yapısı kapitalist üretim ilişkilerinden hangi yanlarıyla ayrılıyor? Bu konuda kooperatif ve komünler nasıl bir rol üstleniyor?

Rojava ekonomisine hakim olan devletçi kapitalizm, tüccar faaliyetleri idi. Mesela kapitalist anlamda dahi olsa bölgede sanayi ve sanayici yok. Üretimden emekten gelen bir yapı mevcut değil. Sadece küçük ölçekli esnaf, tamirci ve atölye işletmeleri mevcut ki bunlar da ancak geçimlik düzeyde bir faaliyete sahipler. Yani ancak aile geçimini sağlayan bu işletmelerin kapitalist işletme özelliklerine sahip olduğunu söylemek doğru değil. Sonuçta toplum devlete ve tüccara mahkum olmuş durumda.
Bu çarkı ilk defa kıran üçüncü bir yol komin sistemi ve kooperatif ekonomisidir. Devlet tekelleri, tüccarlara karşı bireysel gayretlerin hiçmi hiç şansları yoktu. ancak birlikte örgütlü hareket edilerek bir renk, bir ses vermek mümkündü. Komin ve kooperatif örgütlenmesi bunun için bulunmaz bir fırsat oldu. en basitinden toplum ilk kez kendi yaşam şartlarını belirlemekte, üretim ve tüketim konusunda kendisi karar vermektedir. Bunun etkisi çok da kısa zamanda his edildi, görüldü. Örneğin kooperatiflerin tarımdan imalata değin faaliyetleri sayesinde spekülasyon, savaş rantçılığı, stokçuluk, fahiş fiyat uygulamaları, tefecilik, zor ve mafya ilişkileri önemli ölçüde etkisiz kılınmıştır. En azından artık onlara bağımlı olma zorunluluğunun olmadığı aşikar olmuştur. Daha da ötesi tarımsal alanda olduğu gibi Pazar fiyatlarının düzenlenmesine dengeye kavuşmasına etki etmiştir. Kıtlık ve ambargoyu fırsat bilip rüşvet vererek kaçak mal getirenler oldukça yüksek fiyatlarla ürünleri halka satanlar piyasaya tamamen hakimken, şimdi giderek azalmaktadırlar. Yani kooperatifler üretim yapmaya başladığından beri bu fırsatçılık, rantçılık azaldı. Sistemin oturmasıyla beraber bu mekanizmaların tamamen yok olacağı bilinmektedir.
Kooperatiflerin sayesinde bireysel üreticiler, küçük tarla sahipleri, esnaflar da kendi üretimlerine güvenmeye başladılar. Bunlarda kendi örgütlülüklerini gerçekleştirmeye başladılar. İmalatçılardan, esnaflara, ulaşım sektörü çalışanlarından tarım işletmesi olanlara değin birçok kesim odalarını, birliklerini, sendikalarını kurma, örgütlenme gereği duydu. Çünkü kooperatifler toplum menfaatini esas aldıkları için aşırı fiyat kırma, rekabetle karşıdakini yok etmeyi hedeflemiyor. Haliyle küçük ve orta boy üreticilerde bir istikrara kavuşuyor. Bunu gören ve bundan cesaret alan küçük üreticiler de birbirlerini yemek, yok etmek yerine birlikte örgütlenmeyi ve gelişmeyi daha anlamlı bulmaya başladılar. Böylece kapitalizmin rekabetçi, yıkıcı ve tekelci etkisi kırılmakta, bireyden guruplara, toplumsal birimlere kadar herkes gücü ölçüsünde üretime katılmakta, karşılığında da tüketimini ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu bir toplumsal denge ve istikrardır. Devrimin en önemli kazançlarından biridir.
Rojavadaki çalışmaları özgün kılan ve insanlık tarihi açısından da anmalı olan çalışmalar ortaya çıkıyor. Daha önce sovyetlerde veya başka ülkelerde kutsanarak uygulanan devletçi sosyalizmde olduğu gibi merkezi bir sistem uygulanmıyor burada. Kişisel faaliyetleri ve mülkiyeti de red etmemektedir. Aksine herkesin özgün, özel ve özerk çalışmalarıyla etkili ve üretken olmasını sağlamayı hedeflemektedir. Öte taraftan da devletçi sosyalizm, devlet tekelciliğini hakim kılarken, kapitalizm de şirket tekelciliğini teşvik etmektedir. Ama rojavadaki sistem bu ikisini de aşma konusunda ciddi bir adımdır.

7. Ekolojik paradigmanın ekonomik yaklaşımı hangi biçimiyle şu an yaşadığımız ekonomik krizden ayrılıyor?

Kriz üzerine hem sol hem de liberal cephede birçok teori mevcut. Dolayısıyla hangisi esas alınarak bir tartışma yürütülecekse, ona göre tanım ve yaklaşımda bulunulacaksa o bağlamda cevap vermek gerekecek ve bu uzun bir teorik meseledir. Ancak kapitalizmin zaten kriz olduğu ya da krize dayalı büyüme içinde olduğu kabul edilirse, kapitalist tekelci veya merkezi devlet tekelci uygulamalarının eliminize edilmesi oranında kriz devreleri de minimalize edilecektir.
2012’den bu yana Rojava kantonlarında yaşanan gelişmeler gözlemlendiğinde komin ve kooperatiflere dayalı ekonominin daha çok öncü dengeleyici bir rol oynadığını görmekteyiz. Örneğin kar amaçlı değilde ihtiyaçları maksimize etme esasına dayalı bir üretim anlayışı, üretim alanını tek bir ürüne indirgeyip kazanç elde etmek yerine birçok ürün üretimini teşvik etmeyi, bundan dolayı da piyasaya, paraya, tekelleşmeye bağımlılığı azaltma durumu gözlemlenmiştir. Kooperatiflerin bu öncü tarzına halk da zamanla uyum sağlamış örnek almış, eğilimlerini, önceliklerini değiştirmiştir.
Bazen kar ve kazanç esasına dayalı üretim yapan kesimlerin yıkıcı etkilerini sınırlamak için aynı alanda ürün ekilmekte ve aşırı fiyatların dengelenmesi sağlanmaktadır. Ya da kimsenin ilgi göstermediği, etkisi olacağına inanmadıkları ürün ekimini yaparak örnek teşkil edilmektedir. Böylelikle de hem dengeleyici hem de öncü bir rol bir misyon ortaya çıkıyor.
Ancak bütün bunlar merkezi uygulama ve kararların ürünü değildir. Halkın rolüne özellikel vurgu yapmak gerekir. Yoksa tek tip ve müdahaleci bir tarz ortaya çıkar. Rojava’da daha çok halkın kendi iç ilişkileri, gözlem ve tartışmaları kendi modelini ve tarzını yaratmaktadır. Burada öncülerin, aktörlerin, liderlerin, aydınların rolü tartışmayı açması, toplumu uyarması ve konuları gündeme getirmesidir. Artık gerisi yapılan tartışmalar, eğitimler, araştırmalarla yol alan bir süreçtir.
Bunun kapitalist sistemin yarattığı krizlerle ilişiksi nasıl olur, onlara karşı dayanıklılığı, avantajları neler olabilir vb sorulara yanıt verebilmek için hem uzun bir zamana ihtiyaç var, hem de Rojava’nın normal koşullara geçmesi lazım. Savaşın ve ambargonun olduğunu, önclikli mücadelenin bununla geçtiğin, doğan kriz ve sıkıntıların öncelikle buradan kaynaklandığını unutmamak gerekir.
Ancak şöyle bir gözlemi de paylaşmak gerekir. Kapitalizmde bireysel işletme olsun tekel olsun kar ve kazanç esasına dayandığı için toplumsal destekten yoksundur. Aksine rakipler var ve mevcut işletmenin bir an önce ortadan kalkmasını isteyenler var. Bu işletme ise ayakta durabilmek için borç, alacak ilişkileri, Pazar payı, işgücü ve makine maliyetlerini dengelemek zorundadır. Bunların herhangi birisinde yaşanan aksilik işletmeyi zarara uğratır, krize götürür. Ama kooperetif aynı zamanda bir toplumsal ilişkidir. Parasal kazanç, güç devşirme peşinde değildir. İhtiyaçların maksimizasyonu hedeftir. Gücünü aşan borç alacak ilişkisine girmez. Buna rağmen oluşan krizlerde üyelerin gerekli katkıları sunması, dayanışması, ya da fedakarlık ve sabırları kriz döneminin atlatılmasında büyük avantajdır.
Bundan dolayı kapitalist ülkelerdeki krizde dahi en dayanıklı işletmeler gözlendiğinde kooperatifler olduğu görülecektir. 2007’de global ölçekte başlayan krize bakıldığında ABD, İspanya, Almanya dahil en az etkilenen kuruluşlar kooperatifler olmuştur.

8. Toprağımızı, suyumuzu ve enerjimizi kominleştirelim, demokratik ve özgürlükçü yaşamı inşa edelim” sloganı Rojava’da nasıl bir etki yaratıyor? Bu sloganın pratik adımları nelerdir?

Toprak ve toprak ürünleri, su ve enerji kaynakları canlılığın temel nesnesi, hayatın devamlılığının öznesidirler. Bunlara çok basit yaklaşmak, bunları metalaştırmak, kar, kazanç, para için araca dönüştürmek uygarlık için, insanlık için büyük tehliklere yol açmıştır. Nihayetinde ekolojik felaketler, baş gösteren kaynak kıtlığı, tarih boyu yaşanan paylaşım kavgaları ve yıkıcı savaşlar gösteriyor ki bu temel kaynaklara doğru yaklaşılmamıştır.
Bakınız, bir an için hiç üretim yapmadığımızı düşünelim. Ağustos böceği gibi eğlenceye daldığımızı varsayalım. Toprak ana her yıl belli oranlarda sebze, meyve vb yiyecekleri sunuyor. Bilimsel verilerde ispatlamaktadır ki her yıl doğanın bahşettiği bir ürün fazlası vardır. Zaten bunları toplamak ve tüketmek bile yaşamın sürmesi için yeterli. Ama doğadan kopup bir ev ile yetinmez, sadece çekirdek aile için bunu saraylara hanlara dönüştürürseniz ve onun döşenmesi için devasa kaynakları sömürür, insan emeğini de berheva ederseniz, sorun çıkar.
Elbet insanların ilkel şartlardaki gibi sadece tüketici olmalarını bekleyemeyiz elbet. Aksine günümüz şartlarının sunduğu daha büyük avantajlar var. Zaten günümüz bilgi birikimi ve teknik gelişmeler mevcut kaynakların daha optimal, daha yararlı kullanımına fırsat vermektedir. Ancak teknolojiyi şu an ki gibi kar ve çıkar amaçlı kullanırsak o zaman zararlı ve sıkıntılı durum devam eder. Yaklaşımın değişmesi gerekir. Bu bir zorunluluktur. Bir örnek verelim. Yenilenebilir güneş enerjisinin üretimini Pazar ve kar odaklı düşünen güçler büyük arazileri işgal etmekte ve güneş panelleri kurmaktadırlar. Güya doğaya zarar vermeyen bir enerji tercih ediliyor gibi algı yaratmaktadırlar. Ancak kullanılan arazi cephesinden bakıldığında yeni bir istila ve yıkımdan bahsetmek gerekir. Oysa toplum odaklı düşünülse, kar ve kazancı sorun etmezseniz tüm evlerin çatısında ev ihtiyacı kadar güneş enerjisi elde edecek teknolojiler geliştirmek mümkün. Böylece enerji üretimi pazar odaklı olmaktan çıkacağı gibi ilk elde kuruluş maliyetleri hariç bedavaya mal olur. Yani kısa sürede kendini amorti eder. Aynı şekilde su kaynakları için de örnek verebiliriz. Büyük barajlar enerji ve su için kuruluyor. Ama büyük miktarda verimli arazi ve toprak da su altında kalıyor. İklim ve çevresel sorunlar bağlamında sayılamayacak düzeyde tahribatlar oluşmaktadır. Sulanan arazi de genelde büyük çitçilerin, tekellerin ve devletin eline geçiyor. Ardından pazar ve kar amaçlı birkaç ürünün yetiştiriciliği tercih ediliyor. Hakeza elektrik devasa mekanizmalarla uzak bölgelere taşınıyor. Bu esnada sadece ortalama yüzde 30 enerji kaybı oluyor. Yine kar için ve para karşılığ çeşitli sanayi kuruluşlarına ve evlere dağıtılıyor. Oysa aynı nehrin önünde küçük bentlerle, setlerle yerleşim yerlerinin ihtiyacı kadar elektrik ve sulama gerçekleştirilise, nehir boyu birçok kesim yararlanır adeta birer cennet vahasına dönüşür. Uygarlıklara analık eden tüm nehirler de zaten böyledir. Ama hepsi şimdi barajlar yüzünden boğulmuş, ilk özelliklerini, kutsallıklarını, işlevlerini yitirmişlerdir. Yine teknolojideki gelişmeler sayesimde günümüz itibariyle aynı küçük bendlerde, elektrik tribünleri ile doğaya zarar vermeden büyük imktarda enerji üretmek mümkündür. Ama Pazar getirisi düşük olduğu için kapitalistler tarafından tercih edilmiyor. Onu geçelim her köy kendi ihtiyacı kadar rüzgar tribünleri kurarak bedava elektrik ve enerji elde edebilir. Ama kimse bunlara öncülük etmiyor. Büyük firmalarda kar etmek için birçok yeri işgal etmek büyük rüzgar tribünleri kurmak zorundadırlar. Onun da yarattığı sorunlar hergeçen gün artmakta ve yerleşimciler artık giderek rahatsızlıklarını dile getirmektedirler. Haliyle toprağımıza, enerjimize suyumuza sahip çikarken Pazar odaklı değil, ihtiyaçların maksimizasyonu, toplum, doğa, ekoloji odaklı düşünürsek tekniğe, bilime, ekonomiye yaklaşımımız da farklılaşır. Onu rakipleri yıkacak bir araç değil, doğa, toplum ve insan için yararlı bir araca dönüştürmek mümkün.

9. Rojava toprağı buğday, sebze, meyve ve birçok çeşit için bereketlidir. Ancak Baas rejimi sadece birkaç çeşidin yetiştirilmesine müsaade ediyordu. Devrimle birlikte tarımda ne gibi değişim ve dönüşümler meydana geldi?

Yukarıda da değinildi. Rojava’da daha çok ürün çeşitlemesi hedeflenmektedir. Bunun için seralarda, belli arazilerde çeşitli tohumlar ve bitkiler getirilmekte denenmektedir. Bu bölgenin iklimi, toprak yapısı hangi ürünler için elverişlidir hala tam olarak bilinmiyor. Çünkü rejim birkaç ürünü mecbur kılmış. Yine daha öncesinde de insanlar sadece basit geçimlik tarımı esas almışlardı. Haliyle toprağın ve iklimin kapasitesi özellikleri ve hangi bitki ve hayvanalara müsait olduğu konusunda çalışma yapılması gerekli. Bu yönlü uygulamalar mevcuttur.
Şimdi halkta da farklı arayışlar mevcuttur. Ancak daha profesyonel çalışma ve araştırmalara ihtiyaç var. Yine sulama tekniği, yıl boyu ürün ekiminin ve çeşitliliğin sağlanması konusunda tecrübeye, teknik donanıma ve örgütlenmeye ihtiyaç var.
Şu an ilk elde bilinen ürünler ve ihtiyaçlar üzerinden gidilmektedir. Zaten ambargo ve engeller de bunu mecburi kılıyor.

10. Siz devrim öncesi ve sonrası süreci ekolojik toplum açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Toplum sadece zihni olarak dağılmamış, aynı zamanda fiziken çökmüş durumda. Örneğin gelişmiş bir ülkede, özel tarihler hariç, normal şartlarda insanlar yılda 11 ay çalışır bir ay izin yapar. Ama burada insanlar yılda nerdeyse 11 ay yatar ve sadece mewsim dediğimiz, hasat döneminde bir ay 40 gün çalışır. Geri kalan zaman kahvelerde, evlerde, sıradan sohbetlerde geçen sohbetlerle tüketilir. Bu bir çürümedir. Şimdi bu insanlara aynı arazilerini yıl boyu kullanbilecekleri, birkaç ürün ekebilecekleri ve daha iyi şartlarda yaşabilecekleri örneklerle gösterilmekte, ispatlanmaktadır. Ama rehavet, tembellik ve çürümüşlüğü tercih edip başka bahanelerle çalışmaktan kaçmaktadırlar. Hakeza yaşanan savaş bir gerekçe olarak gösterilmektedir. Evet bu bir realite olmakla birlikte, istikrarlı bölgelerin olduğu da bilinmekte, görülmektedir. Hatta Suriye ve Irak’tan mülteci alan bir bölgedir artık. Buna rağmen dışarıya bir kaçış eğilimi var. Bunun nedeni savaşın bir bahane olarak fırsata çevirilmek istenmesidir. Özenti, özlem ve arayışlar nedeniyle kendi değerlerini görememenin yarattığı bir tavma da mevcut. Kendi toprağını işlemekten aciz birinin başka ülkelere gitme, oralarda ağır işlerde çalışmaya razı olması da ayrı bir acıdır. Çünkü yaratmak yerine hazır bir mekan, sıradan bir iş ve kendini tekrar eden bir yaşam insanlara yetiyor gibi. Bu bir zihni çöküştür.
Elbet rojavada ilk başlanan dönem ile şimdi geçen zaman sürecinde ciddi bir farklılaşma mevcuttur. Yukarıdaki örneklerde de dile getirildiği gibi insanlar giderek özgüven kazanmakta. Kendisine, toprağına, ülkesine, halkina sahip çıkmayı onlarla birlikte bir hayat kurmayı düşlüyorlar, istiyorlar ve bu yönde de ciddi adımlar atıyorlar. Bu umut verici bir durumdur.

11. Ekolojik çalışmalar konusunda gördgünüzü sıkıntı ve zorluklar nelerdir? Ekolojik paradigma bu zorluk ve zahmetleri nasıl aşacaktır? Nasıl bir potansiyele sahiptir?

Gerçek anlamda özerk, özgür, ekolojik, toplumcu bir paradigmanın oluşturulabilmesi için olağan koşulların yaşanması gerekmektedir. Çatışmalı durum, ekonomik ambargolar, silah tüccarları, insan kaçakçıları, rantçı tüccarlar, tefeciler, stokçular, parasal ve finansal sorunlar ve istikrarsızlıkların olduğu bir ortamda toplumun enerjisi kendini fiziki savunma ile sınırlanmaktadır.
Toplumsal öz savunma daha çok güvenlik, asgari geçimi sağlama, ihtiyaçları karşılama için seferber olmaktadır.
Çok iyi biliyoruz ki normal şartlarda toplum daha çok nasıl gelişebiliriz? kendimizi nasıl daha iyi eğitebiliriz? Mesleki becerimizi nasıl yetkinleştirebiliriz? Doğamızı, toprağımızı, kaynaklarımızı nasıl daha iyi değerlendirebiliriz? Vb konulara odaklanacaktır. Bu ise gerçek bir dinamizmi ortaya çıkaracaktır.
Ancak şu an da dahi başarılı olan ve gelecek için umut veren esas avantaj kurulan sistemdir. Ekilen düşünsel, zihinsel ve örgütsel tohumun tutmasıdır, mayalanmasıdır. Gerek devletçi merkezi sistemin reddi, gerekse kapitalist çıkarcı ve tekelci sistemin reddiyle insanlar başka güçlere tabii olmaktan çıktılar. Komün ve kooperatiflerler başlayarak kendi kurumlarını, organizasyonlarını kurmaya başladılar. Bu birlikte yeni kurumları, çalışmaları, iş ve insan ilişkilerini de getirecektir. Hakeza özerkliğin ve öz yönetimin esas alınması nedeniyle her bölgenin, her etnik, dinsel, cinsel gurubun kendini örgütlemesi, yaşama katılımı da çoğulculuğu, renkliliği ve birçok plan ve projenin bir aradalağını getirmektedir. Bunlar şimdiden başarılı olmuş ve geleceğe umutla bakmamıza fırsat vermektedir. Dolayısıyla insan yaşamının tehlikede olduğu bir savaş ortamının yarattığı bütün sıkıntılar mevcut, ama büyük bir devrimi de yaratacak potansiyel var ve umut olmaktan çıkıp hayata ilk adımlarını atmış bir gerçeklikte var.