Monday, December 18

Vatandan vatansızlığa göç

İlkçağlarda Kürtlerin tarımla uğraştığı ve yerleşik yaşama sahip olduğu bilinir. Doğu Kürdistan’dan içeri-lere doğru Harki-Oramar’da son derece özenle ekim yapıldığına, her karış toprağın taraça taraça dizilmiş tarla-lar halinde, çok iyi planlanmış ve bakımlı bir sulama sistemiyle ustaca işlendiğine rastlanmaktadır. Sulama çalışmalarının çok eskilere dayandığını belirten Lerch “Kürtler, eski Keldaniler gibi, çok beceriklidirler ve topra-ğın sulanması için su borularının yerleştirilmesine çalışmaktan yılmazlar,” der. Yine Kürdistan’ı gezen Binder, su kemerlerinin yıkıntılarına rastlamış ve bunların terk edilmesinin sebebini irdelemiştir. Eıckstedt’e göre de Mezopotamya’nın ilk halkları, Gutileri sistemli tarım yapan ve bu yönüyle dikkate değer olan bir halk olarak görmüşlerdir. “Bu görüş Mezopotamya’nın tüm halkalarında egemendi.” Bunda Gutilerin, ekonomik ve politik olarak bugünkü torunları olan Kürtlere göre daha müsait olmalarının etkisi büyüktü. Yerleşim yoğun ve döne-me göre tarımsal üretim yoğun olup, üretim ve toplumsal yapı çeşitlilik arz ediyordu. Gutiler her halükarda ne yalnız göçebe ne de ilkel göçebe aşiretlerden meydana gelmişti.
Medlerin egemen oldukları bölgede ise öncelikli ekonomik faaliyet, hayvancılıktır. Bir aşiretler konfede-rasyonu biçiminde örgütlenerek birlik oluşturan Med Aşiretleri, yüksek yaylalarda, meralarda ve dağlarda hay-vancılık faaliyetlerini sürdürmekteydi. Tarihçilerin bildirdiğine göre kralın sığır sürüleri, Ekbatan’dan Karade-niz’e kadar uzanan dağlık ve ormanlık alanların, en verimli otlaklarında beslenirdi.
Medlerin hayvancılıkta ki egemenlikleri yanı sıra tarımsal faaliyetleri de sürüyordu. Özellikle mikroklima iklim bölgelerinde meyve ve sebze üreticiliği yapılmakta ve çerçiler eliyle yazın yaylalarda bulunan göçebelere satılmak üzere götürülmekteydi.
İlk aşamada tarım yoğunluklu ekonomik faaliyet gösteren Kürtlerin daha sonra hayvancılığa yöneldik-leri özellikle 11. yüzyıldan sonra egemen ekonomik faaliyet biçimine dönüştüğü görülmektedir. Bunda dışarı-dan gelen dış saldırıların rolü büyüktü. Hayvancılığı seçilmesinin nedeni ise serveti en kolay ve güvenli koru-manın yolu olarak tercih ettiler. Batıdan Bizans, güneyden İslam orduları, doğudan Türk ve Moğol akınları, kuzeyden Rus ve Kafkas devletlerinin saldırıları Kürdistanı adeta bir cendere içene aldı. Askeri şiddet yanı sıra ekonomik kaynaklara el konulması yüksek miktarda vergi alınması da bir başka handikap olarak belirdi. Batılı bir misyoner olan Bedger’in aktardıkları oldukça açıklayıcıdır Bedger: “… Ne yapalım ovaya yerleşip köy kur-sak, bağ diksek, toprağı sürmeye koyulsak üzerimize o kadar ağır vergiler yükleniyor ki, uğraşımıza ve çekece-ğimiz sıkıntıya karşılık elimize hiçbir şey geçmiyor. Geriye yapılacak ne kalır, istemeye istemeye evlerimizi terk edip dağlarda herhangi bir baskı altında ezilmeyen kardeşlerimizin yanına sığınıyoruz” diyen Kürtlerle karşıla-şır.
Kürtler gibi İran yaylasından, Mezopotamya’ya ve Anadolu’ya kadar olan bölgelerde varlıklarını sürdü-ren Süryani, Fars, Ermeni ve Arapların yanı sıra, varlıklarını kaybetmiş halklar dış saldırılara karşı kendilerini koruyamayarak yeni yerleşim alanları aradılar. Zağroslar Kürtler için büyük sığınak olurken hayvancılık da temel geçim kaynağı oldu. Bunların haricinde
1. İklimin göç etmeye yatkın bir eğilimi teşvik etmesi,
2. Pazarlara ulaşımın güç olması nedeniyle tarımsal ürünlerin ticareti, hayvancılığa kıyasla daha az gelir sağlamaktaydı. Yine, Kilikya, Rumeli, Marmara, Bağdat gibi verimli tarım bölgelerinin varlığı da uzak pa-zarlara gitmeyi gereksiz kılıyordu.
3. Hayvancılık tarıma göre daha az çalışmayı gerektirir. Yaylalara göç, çadır ve konlarda barınmak hayvan-cılıkla uğraşanlar için kolaylıklar sağlarken, hayvanın sulak ve otlak alanlara oradan da sağılması için “bêri”ye götürülmesi bir veya iki çoban tarafından rahatlıkla yapılabildiğinden nüfusu az olan Kürtler için fazla istihdam gerektirmiyor.
4. İktidar güçleri olan merkezi imparatorluklar yanı sıra miranlıklar ve onlara bağlı aşiret reislerinin topladığı yüksek vergilerde halkı zorluyordu. Aşiretler dağlarda güvenliklerini sağlayabildikleri gibi hayvan sayımı vermez ve vergi toplamaya gelen yetkililere saldırarak uzaklaştırabiliyorlardı.
5. Göçebe aşiretler bölgelerinden geçen ticaret kervanlarını sık sık soyarak, aldıkları mal ve paraları dağlara götürebiliyorlardı.
Göçebe yaşamın iktidar olması yerleşik yaşamı adeta imkansız kıldı. iklim ve toprakların tarım ve hay-vancılığın bir arada yapılmasına uygun olduğu yerlerde etkin bir biçimde üretim yapılamadı. Göçebelerin yazın serin, kışın sıcak bölgelerde olma zorunluluğu yanında aşiretler arası güvensizlikler bir arada bulunmayı gerek-tirdiğinden, aşiretin bölünmesine yanaşılmamakta ve bütünlük bozulmamaktaydı. Çünkü göç yollarında bulu-nan tarımsal arazilerin hayvanlardan zarar görmesi, tarım yapanlarla göçebeler arasında yaşanan güvenlik sorunları ve iktidar çatışmaları yüzünden tarımsal üretimin yapılması engellenmekteydi. Tevfik Güran’ın bil-dirdiğine göre Maraş yöresindeki dağlarda yaylalara çıkan Reyhanlı, Delikanlı, Bozdoğan ve Tacirli Aşiretlerinin ova halkına ve ekinlerine verdikleri zararlar ve yarattıkları korku atmosferi nedeniyle Maraş ve Pazarcık bölge-sindeki geniş ve verimli ovaların ancak dörtte biri ekilebiliyordu. 1869 yılında Sivas Vilayet Meclisi’nin Şuray-ı Devlet’e gönderdiği bir rapora göre, Kızılkoca ve Selmanlı nahiyelerine bağlı 2-3 bin hanelik nüfusa sahip otuz kırk köyün tarım yaptığı topraklar, yöredeki Rışvan aşiretinin “tasallut”ları yüzünden otuz kırk yıldır boş du-ruyordu.

16. yüzyıl ve sonrası göç bir kadere dönüşüyor.
Bölgedeki imparatorlukların 16. yüzyıl başlarında birbirleriyle çatışmalara girmesi bölge için zor bir dö-nemin başlangıcı oldu. Bu dönemde tam bir ekonomik yıkım yaşanmış; köylüler, topraklarını bırakıp kaçmış, geniş bölgeler, boşalmıştır. Örneğin, Mardin ve Birecik yöresindeki 1500 kadar köyde tütün, Nusaybin’de çeltik ürünü ekilmez olmuştur. Ardından 17. ve 18. yüzyılın başlarından itibaren askeri ve siyasi duraklama nedeniy-le ganimet elde edilmeyince ekonomik gelir yaratmada sıkıntı yaşayan ve değişim sancıları çeken Osmanlı’nın içe yönelik baskı ve şiddeti de artmıştır. Bu bizzat Anadolu’da yaşayan halkı da cenderesine almış ve ünlü Celali İsyanları birbirini izlemiştir. Özellikle Kürdistan’daki ağır vergiler ve bizzat yöneticilerin haraç ve soygun-ları nedeniyle tarım yapmak pek mümkün olmamıştır. Üstelik iktidar, hem merkezi hükümetin temsilcilerinin hem de Kürt miranlıklarının elindedir. Fakir köylünün omuzlarındaki bu ikili yük, mirlerinde bağımsız hareket etmesi, iradesini ve gücünü bütünüyle elinde tutarak köylüye yüklenmesiyle daha da ağırlaşmıştır.
Bunların otoritesinden kaçan halk küçük aşiretler halinde dağlarda yaşamını sürdürürken bundan hoş-nut olan Osmanlı 400’den fazla “aşiret beyliği”ne statü vererek Kürtleri nüvelerine kadar ayırmaktaydı. Ayrıca Kürt miranlıkları da kendi egemenlik sınırları içinde dolaşan göçebe aşiretleri kontrol ediyorlardı.

Ticari amaçlı göçe bir örnek Bozuluslar

Göçerlerin yönünü ve yerleşim alanlarını belirleyen öğeler güvenlik bölgeleri, geniş otlaklar ve ticari yolla-ra yakınlıktır. Şexbızın Aşireti Soran Bölgesinden Orta Anadolu’ya göç ederek yerleşen ve buradaki kışlak ve yaylakların otlaklarından yararlanan bir aşirettir. Sureya Faroqhi’nin hakkında bilgi verdiği Bozuluslar ise ticari yolların yerleşimdeki etkisi için bariz bir örnektir. Kürt aşireti olan Bozuluslar Diyarbakır’da ve Erzurum yayla-larında güçlü bir aşiretler topluluğu biçiminde örgütlenmiştir. Kışın Suriye çölünün güneyinde Deir ez Zor’a ka-dar uzanan kesimleri kaplayan aşiret, yazın da Erzurum yaylalarına çıkardı. 17. yüzyılda ise bunların bir kısmı Batı ve Orta Anadolu’ya göçerek, Celali ayaklanmalarının boşalttığı ve yerleşik tarımcıların ancak kısmen doldurduğu bozkırlarda yeni kışlaklar ve yaylalar bulmaya başladılar. Bozulus’ların göçünün temelinde ticari nedenler ağırlıklıdır. Hem İstanbul hem de Batı ve Orta Anadolu kentlerinin, koyunlar için önemli birer pazar durumunda olduğu göz önünde bulundurulursa, göçerlerin bu kentlere mümkün olduğu kadar yakın otlaklar aramaları mantıklıdır. Maurice Lombard’ın gözlemine göre, göçerlerin yerleşik yaşayanların topraklarını işgal etmeleri büyük imparatorlukların ahalisiyle, bozkırlarda veya ormanlık yörelerde yaşayanlar arasında yoğun ticari ilişkilerin kurulduğu dönemleri izler. Dolayısıyla da büyük çaplı göç, genellikle, ticaret yollarını izler. İs-tanbul’a götürülen koyunların izlediği yolların önemli bir kesişme noktası olan Afyon-Akşehir yöresinin Bozu-lus’ların tercih ettiği yerlerden olması bu açıklamaya güç kazandırmaktadır.
Hem Diyarbakır’daki hem de Erzurum’daki Bozulus’ların kuzey yolunu tercih etmesi, çobanların ve bü-yük sürülerin muhtemelen bu yolu izlediğini göstermektedir. Erzurum’dan yola çıkan aşiret mensuplarının bir kısmının daha da kuzeydeki yolu tercih etmiş olmaları, kesin olmamakla birlikte, mümkündür. Bir grup koyun tüccarının, Erzurum’dan gelirken Çankırı sancağındaki Kargı Kasabası yakınlarında soyulmaları bu olasılığı güçlendirmektedir. Sivas’tan sonra, çobanların çoğu Çorum’a yönelirdi. Çorum ve Çankırı pazarlarında satıla-mayan koyunlar Bolu’ya doğru yola çıkarılırdı. Bu yolları anlatan belge, Bolu’yu geçtikten sonra bazı koyun-ların Sinop’a gönderildiğini öne sürmektedir.
Dr. Celile Celil’in verdiği bilgiye göre Damask, Halep gibi kentlerden Kürt bölgelerine her yıl hayvan alımı için özel acentalar gelerek, 40 bin kadar hayvan almaktaydılar. Kürtlerin kendileri, sadece yakın bölgelere değil, aynı zamanda İstanbul ve Mısır’a, 1.5 milyon koyun götürüyorlardı. Yine Murat Belge’nin Koçu’dan aktar-dığı kadarıyla 1826’da İstanbul’da belediye işleriyle görevli ihtisab ağalığına verilen nizamnamede şu hükme rastlanır: “Esafilü erazil çok olan bekar Arnavud taifesi ile Kürt milletinin İstanbul’da çoğalması hiçbir vakitte caiz değildir… Cihanbeyli ve Alişanlı Kürtleri vakit ve mevsiminde İstanbul’a koyun getirip, giderler. Bostancı-başı Köprüsündeki paklama geçidinde bunlardan gayri herhangi bir sebeple, İstanbul’a Kürt taifesinin girmesine dikkat edilecektir.”

Kapitalizmin bölgede yayılmasıyla göç bağımlı hale geldi
Mezopotamya’daki yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, Ortadoğu’nun coğrafik ve stratejik konumu emper-yalist devletlerin Bölgeye yönelmesiyle farklı bir seyire girdi. Daha 18. ve 19. yüzyıllarda, petrolün bilinmediği bir dönemde de batılı devletler, Kürtlerin yaşadıkları topraklara büyük önem vermekteydiler. İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rus daha sonraları da ABD’li gezginler, araştırmacılar, devlet adamaları, subaylar ve misyo-nerler, Kürt bölgelerini tarayıp duruyorlardı.
İngiltere, Ortadoğu ve İran üzerinden Hindistan’a kadar olan hattı denetiminde tutmak istiyordu. Fransa, güç oluşturarak Ortadoğu ve Afrika’da hakimiyetini sağlama almaya çalışıyordu. Çarlık Rusyası, Osmanlı ve İran’la yaptığı savaşlarda ve İngilizlerle bu bölgede giriştiği nüfuz mücadelesinde Kürdistan’a, özellikle askeri açıdan önem veriyordu. Sömürgelerin bölüşülmesinde geç kalmış olan Almanya ise Asya’daki İngiliz sömürge-lerine göz dikmiş ve karadan, Kürdistan üzerinden, Hindistan’a ulaşmayı tasarlıyordu. Daha da ileri giden Al-manya’da 20. yüzyıl başında nüfus, 56 milyona ulaşmıştı. 1910 yılında nüfusun 65 milyona ve 1930’da 80 milyona çıkacağı hesaplanmaktaydı. Bu durum, o günlerin anlayışına göre, artan nüfusa yeni yerleşme bölge-lerinin gerekliliğini doğuruyordu. Alman idarecileri tarafından, seyrek nüfuslu olan Anadolu ve Mezopotamya, Almanya’nın fazla nüfusunun aktarılabileceği, ideal yerleşme bölgesi sayılmaktaydı.
Bu yüzyılda kentsel üretim ve buna bağlı olarak ilgili sanayi dallarının yeterince gelişmediği tespit edile-bilmekte, özellikle endüstriyel bitkilerin yoğun üretiminin Musul, Mamuretülaziz ve kısmen Van haricinde geliş-memesine bağlı olarak ilgili sektörlerin atıl kaldığı görülebilmekteydi. Şevket Pamuk’ta, Kürt bölgerinin 17. hat-ta 18. yüzyıl boyunca en kentleşmiş bölgeler olduğunu belirtirken sonraki dönemde kentsel büyümenin gelişme-diğine dikkat çekiyor.
Gerçi 18. yüzyılın sonlarından itibaren bir bölüm göçebe aşiretin yerleşmeye başlamasıyla ekonomik ve toplumsal yaşam bir düzenlilik kazanmıştı. Bu alışveriş ilişkilerinin gelişmesi ve otlakların bölünmesiyle başla-yan bir değişimi de harekete geçirdi. Endüstriyel ürünlerin bölgeye gelmesiyle ekonomide canlanma görüldü. Örneğin güneyde tarımsal ürünlerin ticaretinde artış oldu. Musul’un artan tarımsal ürünleri Bağdat’ta tüketil-mekteydi. Bağdat zaman içinde Musul ve civarında üretilen tahıl, kuru meyve, mazı gibi pek çok ürünün en önemli müşterilerinden biri haline gelmişti. Yine Bitlis, Amed, Mamuretulaziz’de yerleşik yaşama yönelimde artış görüldü. Ama büyük aşiretler hala göçebeydi. Araştırmacı İnciciyan, 18.yüzyıl sonunda yarı göçebe bir yaşam biçimi sürdürerek hayvancılıkla uğraşan Muş ve komşu sancakların aşiretlerinden bahsederken şunları sayar: Ban, Çınari, Sinani, Batki, Şatki, Sıpki, Heseni, Barazi, Memani, Omeri, Şexbızın. Milli aşiretinin haki-miyet alanlarında Milli Sarayı bulunmaktadır. Yaz aylarında yaklaşık 80 bin çadır kurdukları Karacadağ yay-lalarına çıkan bu aşiretin Telkyuran, Telçezir, Çalap, Entseli vb adlı kendi kaleleri vardı.
Bu yüzden gelişme süreklilik arz etmedi. Örnek olan 18-19. yüzyıl Musul’unda, ticari tarım teşebbüsleri çiftlik biçimini alamadı ve yerleşik yaşamın sürekliliğini sağlayamadı. Dar bölgesel pazar için üretimin yapılma-sı toplumsal yapıda ciddi bir değişiklik yaratmadı. Daha ziyade, köy topraklarının mülkiyetini elinde bulundu-ranlar birikimlerini artırmış, borç vererek, vergi toplayarak köy üzerinde iktidarı olan başlıca kişiler haline gel-mişlerdi; 1858 Arazi yasasının gücüyle de araziler nüfuzlu kişilerin ve vakıfların mülkiyeti haline geldi.
18. yüzyılda bir nebze kıpırdanan gelişme 19. yüzyılda devam etmedi. 19. yüzyılı sıkıntıyla geçiren Kürtlerin iktidar olmasına paralel gelişecek yerleşme eğilimi bir dizi gelişmenin gölgesinde kaldı. Emperyalistlerin bölgeye yerleşmeye çalışmaları, Osmanlı ve İran’ın iktidarını koruma kaygıları, Kürt miranlıklarının ulusal ve bölgesel anlamda iktidar olma çabaları çatışmaların yoğunlaşmasına neden oldu. Oluşan kaotik durum yer-leşme ve gelişme sürecinin önünü kesti. Örneğin bazı aşiretler göçebe aşiretler yalnızca bir tek imparatorlukla değil, göçebeliğin verdiği zorunluluktan dolayı, hem İranlılarla hem de Osmanlı’yla problem yaşamaktaydılar. Örneğin: Şivezuri, Pirenseni, Revanduhi (Raveduk), Syurçi, Herki vb. aşiretler bu zorluğu yaşıyorlardı. Aşiretler Osmanlı egemenliğindeki Kürt bölgelerinde yaşıyor, fakat yazlık otlaklar için İran’ın egemenlik alanındaki Kürt bölgelerine göçüyorlardı. Bu durumda iki devlete vergi ödüyorlardı; Osmanlı’ya otlak yanı sıra başka vergiler, İran’a ise otlaklardan yararlanma vergisi ödüyorlardı.
Kürt miranlıkların çıkarlarına dokunan baskılar, onların isyanıyla karşılık görmekte ve fırsat bulunduğu anda da sınırları genişletmeye ulusal güç olmaya yönelik girişimlere dönüşmekteydi. Tüm 19. yüzyıl dönemi, Kürt Miranlıklarının ayaklanma tarihidir. 1806 Baban Emirliği Ayaklanması, 1823-1836 Mir Muhammed Ayaklanması, 1840-1847 Bedirxan Bey Ayaklanması, 1855 Yezdan Şer Ayaklanması, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Ayaklanması büyük Kürt Ayaklanmaları olarak ortaya çıkar.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında savaşın yaşandığı Kürdistan bölgelerinde beklenmeyen top-lumsal ve ekonomik bozukluklar meydana gelmiş, korku ve güvensizlik ortamından daima rahatsız olan halkın büyük kısmı, açlık ve salgın hastalıklar yüzünden kırılmıştı. 1878-1880 yılları arasında yaşanan açlık, Kürt-lerin ekonomisini büsbütün yıktı. Kuraklık ve sağanak yağmurların da etkili olmasıyla 1877-1880 yılları ara-sında ortaya çıkan büyük açlık, Doğu Kürdistan’ı da etkiledi. Birçok görgü tanığının ifadelerine göre, İran’ın egemenliğindeki bölgelerde yaşayanların durumu Osmanlı’nın egemenliğinde yaşayanlardan hiç farklı değildi. Büyük aşiret güçleri, Rus ordusuna karşı hem Osmanlı topraklarında hem de İran’ın Kürt bölgelerinde çarpış-mıştı. Mehmet Emin Zeki, Kürtlerin savaş kayıplarının 300.000 civarında olduğunu söylemektedir. “Mşak” gazetesi konuyla ilgili olarak şunları yazdı: “Açlık birçok yerde insanları azılı çılgınlığa götürdü. İnsanlar artık düzene, yasalara ve muhafızlara dikkat göstermiyor. Yığınlar, buğday ambarlarını basarak yağmalıyor.”
Yirminci yüzyılın başında Birinci Dünya Savaşının yaşandığı bölgelerden biri olan Kürdistan’da İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin iktidar olmaları Kürtlerin göçü için yeni bir süreç oldu. Kürdistan’ın bölünerek yeni sınırların çizilmesi ve tek ulus iktidarına dayalı devletlerin oluşumuyla, özellikle Irak, Türkiye ile İran arasındaki geleneksel yaz ve kış göçleri engellenmiş oldu. Yarı göçebeler sınırları geçme haklarını yitirdiler. Sınırlar bazen aşiretleri ikiye hatta üçe böler. Örneğin, Şıkak aşireti İran ve Türkiye, Herki aşireti, İran, Irak ve Türkiye arasın-da bölünmüştür. Bu konuya değinen Kemal Mazhar Ahmet’te: “Kuzey ve Güney Kürdistan’ın ikiye ayrılması yarı göçebe aşiretlerin yaşamı üzerine büyük bir etki yaptı. Türk yetkililer yaz ve kış mevsimlerinin gerektirdiği ihtiyaçlar çerçevesinde göç eden yarı göçebelerin hakimiyet alanlarında hareketlerini yasakladılar. Bunun so-nuncunda binlerce koyun ve keçi telef oldu. Sadece 1927 yılının yazında yaklaşık 6 bin kişiden oluşan Ertuşi ve Sindi aşiretleri bu yasaklar yüzünden büyük zararlar gördüler. Yaklaşık iki yıl öncesinde 1200 aile kuzeyden güneye göç, ederek Irak’ın egemenlik alanında, Dicle’nin kıyılarına yerleşmek zorunda kalmışlardı,” demek-tedir.
20. yüzyılın yapay ulusal devletlerinin ilk uygulaması göç

İran

İran’da iktidara gelen Şah Rıza Pehlevi, modern bir ulus devleti yaratma amacıyla aşiretlerin yerleşik ya-şama geçmesini uygun görmekteydi. Bu başarıldığı taktirde toprağa yerleştirilenler eliyle tarımsal üretim yapı-labilecek, vergiler düzenli olarak alınabilecek, hayvansal gelirler merkezi devlet eliyle kontrol edilebilecek ve atıl işgücünün ekonomiye katkısı sağlanabilecekti. Daha da önemlisi sürekli isyan halinde olan ve zapt edilmesi zor, dağlardaki Kürtleri yerleşik yaşama çekerek içlerinden işbirliği yapabileceği güçler yaratılabilecekti.
1930’larda Musollini’den esinlenen, 1933 yılında iktidara gelen Hitler ile ilişkiler geliştirerek ekonomik gelişmeyi hedefleyen Şah, isyancı Kürtleri durdurabilmek için adil davranılacağını! belirtti ve ardından da 1930’da fırsatını bulduğu ilk anda Sımko’yu tuzağa düşürerek öldürdü. Aşiret politikası aşiret düzenini kö-künden sarstı; çünkü Şah, bütün kuvvetini “aşiretsel örgütlenmeyi çözmeye, göçü engellemeye ve aşiret men-suplarını çiftçi yapmaya” yöneltmişti. Fakat sonuç Lampton’un sözlerini aktardığı bir İran uzmanının deyi-miyle, “yanlış planlanmış ve kötü uygulanmış aşiret politikası büyük hayvan kaybına, aşiretlerin fakirleşmesi-ne ve sayılarının azalmasına yol açtı.”
Aşiretler yurtlarından çıkartılarak Hamadan, İsfahan ve Yezd gibi yerlere dağıtıldı. İran’ın diğer bölgele-rinden getirtilen ve Türkmence konuşan Galbaghiler bunların yerine yerleştirildi. Gerçi Şah tahttan indirilince, Galbaghiler eski yurtlarına döndüler. Bu arada Fars dili de zorunlu kılındı.
Kasımlo’nun yaptığı eklemeye göre de Celali aşiretinin 10.000 üyesinden ancak birkaç yüzü Merkezi İran’a zorunlu göçten sağ çıkabilmiş ve 1941’de kendi topraklarına dönebilmiştir. General Ahmet Ağa Han Lurların tasfiyesiyle kötü bir ad kazanmış ve “Luristan Kasabı” olarak tanınmıştır. Galbaghi Aşireti de aynı olayları yaşamıştır.
Yoksullaşan toplum bireyleri yaşamlarını sürdürebilmek için borçlanma yoluna gittiler. Bir kez başladı-ğında durdurulamayan bu süreçte birçok kesim hızla marjinalleşti ve başta hayvancılıkla uğraşanlar sonra çiftliklerde ya da kentlerde emek yoğun çalışan işçiler haline gelmeye başladılar.
Tablonun gösterdiği gibi son yüzyılda Doğu Kürdistan’da köy sayısında ve köylü nüfusta çok hızlı bir artış olmuştur. 1851 yılında Bareh’te toplam köy sayısı 8 ve nüfusu bin 125 iken 1967’de köy sayısı 203’e nüfus 28 bin 80’e tırmanmıştır. Meriwan ve Hewreman’da da benzeri durum geçerlidir. Özellikle 1951 ile 1967 yılı arasında geçen zaman zarfında nüfus artışında iki katına varan bir sayıyla karşılaşılmaktadır. Sanayileş-me ve kırdan yerleşik alanlara göçün bu sayı artışında belirleyici olduğu kaçınılmaz bir gerçekliktir.
Tablo
Yer adı Köy sayısı Nüfus büyüklüğü
1851 1951 1967 1851 1951 1967
Bareh 8 161 203 1.125 15.000 28.080
Meriwan 14 111 1.040 17.800
290* 84.177*
Hewreman 9 121 605 29.500

1960’ların verilerine göre bugün Doğu Kürdistan’da 7.500 köy vardır; bazıları 5-10 aileden ibaret kü-çük köy ve mezralardır. Bazıları da 1000-2000 ailelik büyük köylerdir. Ortalama, köyde 50-100 aile vardır. Son istatistiklere göre kırsal kesimin yüzde 90’ı yerleşiktir.

Suriye
Güneyde ise Philippe Rondot’nun yazdığı gibi, “Kürt köylüler, buğday, arpa, pirinç ve pamuk yetiştirerek Cizire’yi Suriye’nin tahıl ambarı haline getirmişlerdi.” Bu Kürtlerin bir bölümü, muhtemelen % 10’u Şeyh Sait isyanı ve ardından gelen baskı nedeniyle Kuzey Kürdistan’dan kaçarak 1920’lerin sonunda Cizire’ye yerleşen-lerdi.
1970’li yılların başında, Fırat nehri üzerinde Tepke Barajının yapıldığı sırada, su altında kalan bölgeler-deki Araplar Kürdistan’a yerleştirildiler. Verimli tarımsal alanlar bunlara verildi ve Araplar yapılan toplu köylere yerleştirildi. Tarımsal üretim alanlarında kalmaları ve Kürtler üzerinde etkin olmaları için makine, araç ve teçhi-zat yönünden desteklendiler. Finansal sorunlarını giderecek yöntemlerle her türlü teşvik sağlandı. İdeolojik ze-minde de Kürtleri asimle edecek, Arap egemenliğini pekiştirecek Baas milliyetçiliği aşılanmaktaydı. Ne var ki, tarımsal üretim açısından bakıldığında gerilemenin yaşandığı görülmektedir. Araplar, ellerindeki tekniğe rağ-men Kürtlerin geleneksel yöntemlerle yaptıkları tarımsal üretimin düzeyini yakalamakta zorlandılar. Tarımsal alanların büyük bölümü atıl kaldı.

Irak
1932’de Irak hükümeti “Toprak Mülkiyetini Düzenleyen Yasa” çıkardı. Ülkede daha önce geçerli olan toprak mülkiyeti düzeni değiştirildi. Yeni yasanın etkilerinden biri, bir çok yarı göçebe aşiretin kendi ortak tarım toprakları ve otlakları üzerinde denetimlerini kaybetmesi oldu. Bu yasadan etkilenen Feyli aşireti kentlere göç etti. Bağdat, Kerkük gibi sanayi bölgelerinde Feyli göçmen işçiler bu süreçle birlikte ortaya çıktı. Münir Morad’a göre bu göçmenler farklı ekonomik geçim kaynakları aramak için Irak’ın büyük kentlerine gittiler. Fiziksel da-yanıklılık ve sadakat konusunda sahip oldukları şöhretin de yardımıyla Bağdat’ın başlıca ticaret merkezi olan Şorca’da hamal ve işçi oldular. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ekonomik gelişme yıllarında Yahudi tüccarların egemen olduğu Şorca’da Feylilerin kendi işlerini kurmaya başladıkları görüldü.
İran-Irak arasındaki Birinci Körfez Savaşı Senendec, Kermanşah, Soran ve Behdinan bölgeleri için bir yıkım oldu. Bunun ardından Irak güçlerinin saldırıları 1988 yılında Halepçe’de kimyasal silah kullanımıyla zirveye çıktı. Çok sayıda insan yerinden edildi ve başka yerlere sürüldü. Yüzyıllardır Kürt gelenekleriyle yaşa-yan kasaba ve köyler yakılıp yıkıldı. Yüz binlerce Kürt Irak’ın tehcire zorlamasıyla İran denetimindeki Kürt bölgelerine kaçtı. Geri kalan büyük çoğunluk, oluşturulan “Teccemma Kampları” na ve bölgedeki ilçe ve ka-sabalara yerleştirildi. Bunlardan 60.000 kadarı da Türkiye denetimindeki Kürt bölgelerinde Kızıltepe, Diyarba-kır ve Muş’ta sürgün kamplarına yerleştirildi.
Bu 1970’lerin başından itibaren Kürtlerin iskanına ilişkin başlatılan bir sürecin devamıdır. Bu dönemle birlikte binlerce Kürt, Irak’ın çeşitli kesimlerine sürülmüştür. Araplar ise Kürt bölgelerine getirilerek, hayvancılık yapmaları ve tarım alanlarını işletmeleri için tahsis edilen, Kürt topraklarına yerleştirildi.
Özellikle Barzani’nin yenilgiye uğramasından sonra Irak hükümeti İran destekli yeni bir gerilla savaşını önlemek için sınır boyunca boşaltılmış bir tampon bölge kurdu. 10-15 km2. genişliğinde bir şerit içinde kalan bütün köyler, yeniden yerleşimi önlemek için tahrip edildi, meyve ağaçları kesildi ve su kuyuları dolduruldu. Türkiye sınırındaki daha geniş bir bölge nüfustan arındırıldı. Burada yaşayan insanlar ülkenin iç bölgelerinde bulunan ve ordunun daha kolay denetleyebileceği kamplara ve “Teccema Kampları”na yerleştirildiler. Son 15 yıl içinde Baas, bölge köylerinin yüzde 90’ını, yaklaşık 4500 köyü ortadan kaldırmış ve bu köylerde yaşayan-lar Hewler ve Süleymaniye kentlerinin çevresinde kurulan “Teccema Kampları”nda iskan edilmiştir. Yine Suu-di Arabistan ve Ürdün sınırlarında, Kürdistan dışında, oluşturulan kamplara yerleştirilenler, askerlerin deneti-minde Baas milliyetçiliğinin tehdidi altında kaldılar.
Körfez krizinden sonra hem Irak yönetimi hemde uzun yıllardır YNK ve PDK arasında yaşanan çatış-malar yüzünden binlerce aile yaşadıkları yerlerden edilmiş durumda. BM Genel Sekreterliği’nin verilerine göre zengin petrol yataklarının bulunduğu Kerkük’te Araplaştırma politikası izleyen Irak yönetimi, 1997 yılından itibaren Kürt, Asuri ve Türkmenlere yönelik kapsamlı bir göç politikası yürütüyor. Mayıs 1997’de 1300, aynı yılın Ağustos ayında ise 440 aile Kerkük’ten çıkarıldı. 1997’nin Aralık ve Eylül aylarında göçettirilen aile sayısı ise 2700.
YNK ve PDK arasındaki savaş nedeniyle göç yollarına düşünlerin sayısıda oldukça fazla. PDK’nin iddia-sına göre YNK, denetimi altında tuttuğu Süleymaniye ve diğer kentlerden 1997 yılında 58 bin kişiyi göçettirdi. YNK’ye göre ise aynı yıl 49 bin kişi PDK tarafından yerlerinden sürüldü. BM Genel Sekreterliği’ne göre ise bu olaylarda 100 bin’i aşkın kişi göç etmek zorunda kaldı. Yapılan karşılıklı anlaşmalarla geri dönebilenlerin sayısı ise sadece 7200.
BM verilerine göre sadece 1996 yılında 22 bin Güney Kürdistanlı Avrupa ülkelerine sığınma talebinde bulundu. Binlerce Kürtün Avrupaya taşınması ise insan tacirleri için milyonlarca dolarlık rant kapısı oluşturu-yor. Ticaretin gerisindeki en büyük güç Türk mafyası.Yunan, İtalyan ve Arnavutluk mafyalarıyla işbirliği halin-deki insan tacirleri, her yıl onbinlerce insanı son teknoloji araçlarla kontrol edilen sınırlardan geçirecek kadar güçlü, içi mülteci dolu gemileri batıracak kadar acımasız. Peki insan tacirleri binlerce mülteciyi hangi yollarla taşıyor?
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) açıkladığı rakamlar Güney Kürdistan’daki göç dramı-nın son yıllarda inanılmaz boyutlara ulaştığını gösteriyor.BM rakamlarına göre 1996 yılında Avrupa ülkelerin-den sığınma talebinde bulunan Kürtlerin sayısı 35 bin. Bu rakamın 22 bin’i ise Güney Kürdistanlılardan oluşu-yor. Avrupa’dan sığınma talebinde bulunan Kürt sığınmacı sayısı 1997 yılında arttı. Almanya’dan sığınma talebinde bulunan Kürtlerin sayısı 10 bin 842’den 14 bine, Hollanda’dan sığınma isteyenlerin sayısı ise 4 bin 378’den 6 bin’e yükseldi. 1999 yılında Avrupa’ya sığınma talebinde bulunanlar sıralamasında Kürtlerin yaşadı-ğı üç devlet ilk sıralarda yer aldı. Buna göre İrak’tan 32.080, Türkiye’den 19.610 İran’dan ise 12.070 kişi Avru-pa’ya iltica başvurusunda bulundu. 2000 yılının birinci çeyreğinde 96.100, ikinci çeyreğinde ise 88 bin 800 mül-teci Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika ve İngiltere’de iltica başvurusu yaptı. Haziran 2000’de sığınma iste-yenler sıralamasında Yugoslavya ve Afganistan ilk iki sırayı alırken Kürtlerin yaşadığı Irak, Türkiye ve İran bu ülkeleri takip etti. Ocak-Haziran 2000’de Irak’tan 13.500, Türkiye’den 10.186, İran’dan ise 8019 kişi iltica etmek istedi.

Türkiye
Cumhuriyetin 70 yıllık tarihine bakıldığında; Kürdistan’dan göç üç döneme ayırmak mümkündür.
İlki, Birinci Dünya Savaşı sonrası Kürt isyanlarının bastırılması ve bunun neticesinde çıkarılan İskan Kanunu çerçevesinde uygulandı. Kürt önderlerini, aydınlarını ve isyana katılan insanları bölgeden uzak tut-mak, bunları, Türkiye içlerinde asimilasyona bırakmak gibi bir yöntem izlendi. İskan Kanunu çerçevesinde göç ettirilen halk, devlet eliyle birçok bölgeye dağıtılarak yerleştirildi. Ege, Trakya, Marmara ve özellikle İç Anado-lu’ya yerleştirildi.
Türkiye haritasına bakıldığında yerleştirme politikasında ilginç yöntemler izlendiği görülür. Kürtler özel-likle, İç Anadolu ve batı bölgelerine yerleştirilirken, Kürt bölgelerine yakın olan Kayseri, Adana, Yozgat gibi yerlerde Milliyetçi-ırkçı politikalar teşvik edilmekte ve adeta bir sınır oluşturulmaktadır. Bir nevi göç ettirilmiş olanlar ile yerinde kalanlar arasında bir duvar çekilmekte ve bunlar arasındaki koparılmaktadır.
Zaman içinde gerek afların çıkması gerekse yasa dışı yollarla sürgün edilenlerin bir bölümü tekrar top-raklarına dönebildi. Ancak önemli bir potansiyel gittiği bölgelerde kalarak yaşamını devam ettirdi. Bu potansi-yel içerisinde tamamen asimile olup varlığını kaybedenler olmakla birlikte, halen Kürt örf ve ananelerine göre yaşamını devam ettirenleri görmek mümkün. Hatta, bunlar gibi yalnız cumhuriyet döneminde değil öncesinde Osmanlı eliyle göçertilenler de varlıklarını hala devam ettirebilmektedirler. Bunlar sürgün edildikten sonra içeri-sinde bulundukları toplumdan izole edilerek sınırlı bir yaşam alanına mahkum edildiler. Henüz asimilasyon araçlarının da geliştirilerek uygulamaya sokulmadığı bu dönemde dillerini ve kültürlerini kullanarak varlıklarını sürdürebildiler.
Yine İkinci Dünya Savaşında dünyadaki siyasal ve ekonomik gelişmeler paralelinde batı dünyasıyla bü-tünleşen ekonomik, siyasi ve toplumsal yapısını buna göre şekillendiren Türkiye, yeni bir yapılanma sürecine de girmiş oldu. Bu gelişmeler ekonomik nedenlere dayalı göçü harekete geçirmiştir. 1950’lerden itibaren başlayan 1960 ve 1970’lerde giderek hızlanan süreç göçün ikinci aşamasını oluşturmaktadır. Bu dönemde, kimi zaman siyasal nedenler görülse de ekonomik nedenler ağırlıklıdır.
Kürt göçünün her geçen gün arttığı ve İstanbul’un toplam nüfusu içerisinde aldığı payın yükseldiği gö-rülmektedir. Örneğin; tablo 1’e bakıldığında 1950’deki nüfus sayımında toplam bir milyon 167 bin İstanbul nüfusunun ancak Yüzde 5’i Kürt bölgelerinden göç eden nüfustan oluşmaktaydı. Göçün henüz başladığı bu dönemden 1980’e kadar, sermaye, emek, beyin göçü artmış ve toplam 4 milyon 742 bin olan İstanbul nüfusu-nun yüzde 12’sini Kürt bölgelerinin göçerleri oluşturmuştur. Bu oran 1985’te toplam 5 milyon 843 bin nüfus içerisinde yüzde 13, 1990’da da toplam 7 milyon 309 bin nüfus içinde yüzde 15 olmuştur. Yani artan İstanbul nüfusu içerisinde Kürt nüfusu da giderek artan oranda yer almış ve göç eden potansiyelin hacmi artmıştır. Ayrı-ca rakamlar bir başka gerçeği de göstermektedir ki, göç oranı İstanbul’un nüfus artış oranından yüksek olmuş-tur. Kürt göçünün yalnızca İstanbul değil diğer metropollere olduğu da göz önünde bulundurulursa ciddi bir göç hacminin ortaya çıktığı görülmektedir. Diğer metropoller ele alındığında istatistikler göç sıralamasında Kürtle-rin, Karadeniz’den daha yüksek oranlara sahip olduğunu gösterir. Yine göç eden nüfusun rakamsal miktarı itibarıyla Kürtlerin sayısı daha yüksektir. Savaşın yükselmesi özellikle 1990’lı yıllarda devletin uygulamaları bütün istatistikleri olduğu gibi İstanbul’a ait bu verileri de altüst etmiştir.

Tablo 1
Doğum 1950 1980 1985 1990
İstanbul 53 40 38 37
Karadeniz 12 19 21 22
Marmara 8 8 7 6
Ege-Akdeniz 4 4 4 4
İç Anadolu 6 11 11 11
Doğu ve güneydoğu 5 12 13 15
Balkan 10 .. .. 3
Diğer ülkeler 2 6 5 1
Kaynak; DİE rakamlar (bin)

Üçüncü göç dalgası diğer iki göç dalgasından önemli farklılıklar taşımaktadır. En basit anlamda diğer iki göç devlet inisiyatifinde ve devletin politikaları çerçevesinde gelişmişti. Örneğin birinci ve ikinci dünya savaşları-nın devlet politikası için sağladığı konjonktürel avantajlar çerçevesinde Kürtlere yönelinmiş ve devletin belirle-diği kriterler ölçüsünde gelişmiştir. Oysa bu göç devlet inisiyatifini aşmış belirlediği kriterleri zorlamıştır. Asimi-lasyonu gerçekleştirerek siyasal ve askeri krizlere neden olan isyanları kökünden çözme, kentsel yaşama çeke-rek kapitalist pazarların tüketim potansiyelini arttırma veya emek gücünü harekete geçirerek ucuz maliyetle üretimi gerçekleştirme eğilimi olsa da zorlandı.
PKK’nin 1984 yılında başlattığı mücadelenin kısa bir zaman içerisinde yayılarak Kürtler arasında etkin olması devlet yetkililerini de harekete geçirdi. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, 1987 yılında Botan bölgesini etkisizleştirmek için bir milyon ile beş yüz bin arasında insanın göç ettirilmesinden söz etmekteydi. Aynı yıl koruculuk sisteminin yaygınlaştırılması, ardından bazı bölgelerin mayınlanması çatışmaların gerekçe gösterile-rek başlatılan göçün ilk adımlarıydı. Birde bunun dışında GAP kapsamındaki bölgelerde baraj sularının altında kalacağı tespit edilen köylerin boşaltılması projesi vardı ki, bu oldukça önemli rakamlar içermektedir. Ayrıca savaş yüzünden boşaltılan köylerin sürekli gündeme gelmesiyle bu kesim çok fazla dikkatte alınmamıştır. Oysa bu kesimin göç ettirilmesiyle tarihsel ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda büyük altüst oluşlar yaşandığı gibi, göç ettirilen kütlenin büyük bir nüfus hacmine sahip olduğu da dikkatlerden kaçmamalıdır.
Gerek çatışma nedeniyle gerekse barajlar nedeniyle tasarlanan göçertme belli bir plan dahilinde yapıl-maktaydı. Ancak çatışmaların yoğunlaşması sürecin hızlandırılmasına yol açtı ve belirlenen programı aştı. Bu yüzden boşlatılan köylerde oldukça kaba yöntemler kullanıldı. Askeri şiddete başvurmanın yanı sıra, ekono-mik tehdit önemli bir araç olarak kullanıldı. Yani, önce halkın geçim kaynaklarına yönelindi. Ekilen tarlalar ve ormanlar yakılırken, yayla yasağı da getirilerek hayvancılıkla geçimin temel dayanakları ortadan kaldırıldı.
Köyündeki üretim faktörlerinden yararlanması engellenen halkın, kentlerden alışveriş etmesi ve yiyecek alması da ambargo yoluyla engellenmekteydi. Yaşam kaynaklarından yoksun bırakılan halk, ekonomik darlık yüzünden açlık ile karşı karşıya gelmekte ve bu ekonomik abluka altında göçe zorlanmaktaydı.
Ekonomik yaptırımlara rağmen göçmeyenlere ise askeri zor kullanılmaktaydı. Haziran 1994’te dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş, verdiği bir brifingde, Kürt bölgelerini kastederek: “Bu yılın başlarında 63 bin mayın döşendi,” diyordu ve Irak, İran sınırına da daha önce 80 bin mayın döşendiğini de hatırlatıyordu.
Boşaltılan köylerin nüfusunu denetim altında tutmak için yeni yerleşim yerleri tasarlandı. Bu çerçevede stratejik köyler politikasının bir biçimi olarak “Toplu Çiftlik” veya “Merkez Köy” projeleri geliştirilmekteydi. Bu konu uzun bir dönemden beri devlet çevrelerinde tartışılmaktaydı. Tansu Çiller, 1994 Ekim’inde yaptığı bir açıklamada, toplu çiftlikler projesinin uygulamaya konulması çalışmalarının başladığını bildirmişti.
Başbakanlık müsteşarlığı tarafından yürütülen ve İsrail-Fransız modeli esas alınarak geliştirilen TÇP (Toplu Çiftlikler Projesi), Kürdistan’da köy ve mezra gibi kırsal alanda yaşayan halkı hedef alıyordu. TÇP’ler bir ailenin ortalama yedi kişi olarak hesaplanmasıyla, biner kişiyi kapsayacak aile birimlerinin bir araya top-lanması esasına dayanıyordu. Bu çiftliklerde devlet 30 yıl sonra geri ödeme kaydıyla, hayvan ve toprak yanı sıra tohum, gübre, araç gibi üretim teçhizatlarının, ailelere verilmesini öngörüyordu. Bu amaçla TÇP için Ziraat Bankası tarafından bir de fon ayrılmıştı. Gazetelerde “güvenlik gerekçesiyle köylerinden göç etmek zorunda kalan yurttaşlara” yeni istihdam olanakları bulabilmek için, özellikle GAP bölgesinde küçük çiftlikler kurulması tasarımı gündeme getirilmişti. Yaklaşık 24 bin aileyi, bir başka deyişle, en az 100 bin kişiyi kapsayan tasarıyı gerçekleştirebilmek için hükümet, adı “Avrupa İskan Fonu” olan “Avrupa Konseyi Sosyal Kalkınma Fo-nu”ndan 252 milyon doları bulan kredi isteminde bulundu. Ancak dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in, bu tasa-rıdan “Güneydoğudaki mera ve dağ köylerinden göçenlerin” yararlanacağını açıklaması Avrupa kamuoyu tarafından “zoraki iskan” olarak algılandı ve vazgeçildi.

Göç girdabında boğulan bir aşiret: Alikan

Alikanlar nüfusu 30-35 bin civarında olan göçebe bir aşirettir. Okur-yazar oranı % 1’in altındadır. Hala at, deve sırtında ve sürü eşliğinde yaylalara göç etmektedirler. Yaylalar bu şekliyle bir ay, kırk günlük uzaklık-larda olabiliyor. Geçtikleri yerlerde hala yol karşılığında para veya yol kirası veriyorlar.
Alikanlar yukarıda anlatılan göçün tarihsel seyrinin kısa dönemli bir prototipidirler adeta. Çünkü daha önce Ceylanpınar’da yerleşik yaşama sahip bir aşiretti. 1944 yılında Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği yapıl-ması nedeniyle yerlerinden edildiler ve o günden beri göçer durumundadırlar. Daha önceleri verimli arazileri, köyleri, evleri olan aşiretin, artık tek dönüm arazisi ve yerleşik bir yeri olmadan oradan oraya göç etmektedirler. Yazları kuzeyin serin ve yüksek yaylaları olan Karlıova, Bingöl ve Şerafeddin dağları, Erzurum’un Palandöken dağları ile Çat, Hınıs, Tekman ve Oltu yaylaları, Erzincan’ın Tercan İlçesi ile Cavrenit ve Herekol yaylasında; kışları ise Urfa, Diyarbakır, Mardin il ve ilçe havzasında geçirmeye çalışmaktadırlar.
Süt sağım işlemine Kürtçe beri dendiği için bu işi yapan Alikanlara genelde Beriti ya da Beritanlılar de-nilmektedir. Son dönemlerde, savaşın zorlaması nedeniyle kısmen iskan edildiler. 1985 yılında 285 Beriti ailesi iskan edildi. 62’si Bismil’in Kastel Köyü’ne, 61’i Sımaki Köyüne (Gencan), 105’i Melapolat Köyü’ne, 109 aile de Elazığ’ın Cumhuriyet Mahallesi’ne yerleştirilmiş. 1992 yılında devlet tarafından Beritanlılar için iskan ilanı verilmiş. Ancak, hala sonuç yok ve beklemedeler. Daha öncede mecburi iskan yasasına takılmışlardı.
Beritanlılar artık eskisi gibi yoğun olarak hayvancılıkla uğraşamıyor. Fakat başka bir uğraşı da ikame etmiş değil. Ayrıca aşiretsel özelliklerini yok oluyor, çözülme ve dağılma yaşanıyor. Yani Beritanlılar değişim sürecini yaşamaktadır. Ancak savaşın zorunluluğu nedeniyle güç yitiren, parçalanan sancılı bir değişimdir ya-şanan. 1987’de kısmen uygulanan “yayla yasağı”, 1990 başlarında genişletildi, nihayet 1992’de resmileşti. Bunun üzerine birçok koyunu sıcağın etkisiyle, sarılıktan kırılan Beritanlılar, bazen bu yasağı delmek zorunda kaldılar. Mera ve yayla yasaklarıyla, ölüm fermanı imzalanan Beritanlılar, şimdi asgari geçimlerini sağlamakta zorlanıyorlar. Çünkü büyük hayvan kayıpları yaşam standartlarının düşmesine ve dağılmalarına neden oldu.
İran, Irak, Suriye ve Ortadoğu pazarlarına mal satan Beritanlılar savaş yüzünden devletin çıkardığı ya-saklamalar, korucu baskıları ve Türkiye metropollerinde verilen düşük fiyatlara karşın taşıma maliyetlerinin yüksek olmasından dolayı pazar alanı da bulamıyorlar.
Askerlik, zor ve vergi dışında devletle ilişkisi olmayan Beritanlıların, şimdi devletin çokça uğradığı bir yer oldu. Devletin, talepleri rağbet görmeyince, uyguladığı baskılar da giderek arttı. Korucularla arası iyi olmayan Beritanlıların hayvanları da gözaltına alındı. Şırnak’ın Uludere ilçesinde 3 bin, Hakkari’nin Şemdinli ve Yükse-kova ilçelerinde 3 bin 700 hayvanlarına askerler tarafından el konuldu.
Genel durumlarını dile getiren, Beritan Aşireti’nin reisi Ali Yazıcı, uzun zamandır devletten kendilerini bir yerlere yerleştirmesini istemiş. 4300 aileleri olduğunu bunun ancak 200 tanesinin 1985 yılında iskan edildiğini belirtiyor. Ayrıca savaştan önce 700 bin küçükbaş hayvanları ve yaylaya çıkmak için 5000 develeri bulundu-ğunu söylüyor. Ancak savaş, yayla yasağı, koyunların öldürülmesi, el konması, kaybolması ve korunamaması, hızlı bir şekilde hayvan sayısının azalmasına neden olmuş ve son yıllarda 20 bin civarında hayvan kalmış ellerinde. Bunu telafi etmek ve kendilerini yeniden toparlamak içinde devletin verdiği kredilerden yararlanmak istemişler, ama, alamamışlar. Ali Yazıcı, en büyük taleplerinin kredinin de ötesinde devletin koyduğu yayla yasağının kaldırılması olduğunu söylüyordu. “Bize kim nasıl kredi verir, bize yapacakları en büyük iyilik, sade-ce son zamanlarda koydukları yaylaya çıkma yasağının kaldırılması. Devlet bizden asker alır, vergi alır, ama vermeye geldiğinde… Boş ver, elimizde kalanları almasınlar başka bir şey istemiyoruz.” diyen Yazıcı ayrıca devletin istatistiklerinde görünmediklerini ama önemli bir potansiyele sahip olduklarını belirterek, 4300 aile olduklarını 40 binin üzerinde nüfusa tekabül ettiklerini, yerleşik olmadıkları için okula gidenleri ve eğitimleri olmadığını, bir ara kendilerine yer gösterildiğini ve buradaki çalışmalarda da planlamacıların, alacakları teşvik miktarının % 30’unu rüşvet olarak istediklerini ve bu yüzden vazgeçtiklerini belirtiyor.

Savaşın kurbanı: göç
1990 yılına kadar Diyarbakır, göç veren bir il durumundaydı. Ancak bu tarihten sonra görülmedik bir hızda göç almaya başladı. Daha çok bölgedeki çatışmalardan kaynaklanan göç gönüllü değil zorunlu idi. TMMOB’un yaptığı araştırma ve hesaplamalara göre 1990-96 tarihleri arasında zorunlu göç edenlerin en önemli göç nedeni yüzde 58’lik pay ile köy yakılması olurken, ikinci önemli nedeni yüzde 43.63 ile bölgede savaştan kaynaklanan olaylar olarak gösterilmektedir. Yani, 1990 öncesine göre göç nedenleri hızlı bir değişim göstermiştir. Geçim sıkıntısı, toprak yetersizliği gibi ekonomik ağırlıklı gerekçeler, 1990 sonrası adeta can paza-rına dönüşen bölgede, bir kenara itilmiş, insanlar “köy yakılması” ve “bölgedeki olaylar” nedeni ile bulundukla-rı yerleri terk etmek zorunda kalmıştır. Araştırmaya göre bu tarihler arasında göç eden hanelerin yüzde 73.7’si savaş nedeniyle Diyarbakır’a göç etmiştir.
Diyarbakır Tabipler Odası Genel Sekreteri Necdet İpekyüz, bölgede yaşanan bu olgunun göçten çok bir tehcir (göç ettirme) anlamı taşıdığını söyledi ve “daha önceleri göç veren kasaba ve kentler, şu anda göç alarak, bir göç patlaması yaşamaktadır. Bu göç, ne istihdam alanlarının artmasına ne de kentin çekiciliğine bağlıdır. Ve nüfus artışı bölgede çok kısa bir zaman diliminde tümüyle plansız ve insanların iradesi dışında gerçekleş-mektedir. Tüm bu boyutlarıyla bakıldığında, son dönemlerdeki bu yer değişikliğine tehcir tanımı daha uygun düşmektedir”
Diyarbakır Tabipler Odası’nın “Güneydoğu’da iç göç tartışmaları ve sağlık boyutu” konulu araştırma-sında yaptığı belirlemelere göre göç gerekçesi;
• Köylerin korunamaması, köylülerin koruculuğu kabul etmemesi ya da PKK’ ye yardım etmesi
• Komşu köylerin korucu olma nedeniyle iki ateş arasında kalma korkusu
• Faili meçhul cinayetler, kaçırma olayları, yargısız infazlar
• Meçhul kişilerin tehditle para toplaması, sürekli askeri operasyonların olması
• İşkence korkusu, gözaltına alınma ve tutuklanma korkusu
• Yaylaların yasak ve korku nedeniyle kullanılmaz hale gelmesi
• Can güvenliği nedeniyle eğitim, sağlık, ulaşım gibi temel hizmetlerin olmaması veya sağlanamama-sı
• PKK’ye gideceği iddiasıyla gıda ambargosu uygulanması
Özellikle tarım ve hayvancılıktaki üretimin azalmasıyla giderek yoksullaşma ve ekonomik sıkıntıların artması” Devlet baskısı, koruculuğa zorlama, asker ve korucu baskısına dayanamayan insanlar, bir gece çulunu ve yatağını alıp çoluk çocuk yollara düşüyor.
Göçün zorlamalarıyla kentte yerleşmeler en çok arazi ve arsa gibi alanları etkilemiştir. Bundan yararla-nan ve arazisi olan kentli, yükselen arsa fiyatları ve ev fiyatları karşısında evini ve arsasını satmakta, kent dışına göç etmektedir. Yani daha önce satış yapamayan kentli için çok cazip bir kazanç oluşmuş.
Büyük bir hareketliliğin yaşandığı Kürt bölgelerinde göçün yönü köyden kente, köyden metropole ve kentten metropole bir akım halinde tezahür etmiştir. Ancak göç hareketlerinin yönü, akımı, hızı ve niteliği tam olarak istatistiki rakamlara yansımamıştır.
Göçün boyutları konusunda odalar, birlikler, sendikalar, basın kuruluşları ve devlete ait kuruluşlar sürekli olarak çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bu konuda devletin basına da yansıyan temmuz 1995 yılındaki istatisti-ki bilgilere göre, toplam 988 köy, 1676 mezra boşaltılmıştır. Bu köy ve mezralar boşaltılmadan önce 55 bin 375 haneyle 345 bin 154 kişilik toplam nüfusa sahipti. Bu resmi verilere göre en çok Mardin, Dersim, Bingöl, Diyar-bakır, Bitlis, Şırnak köyleri ve mezraları boşaltılmıştır. Gayri resmi açıklamalar ise açıklanan rakamların daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Çeşitli dönemlerde devletin yetkilileri veya milletvekilleri, 1995 yılında 2500’ün üzerinde köyün boşaltıldığından bahsederler. 1997 ve 1998 başlarında boşaltılan köy sayısı 2789 ve 3280 olarak telaffuz edildi.
Resmi verilerin dışında sivil kuruluşların ve demokratik kitle örgütlerinin yaptığı araştırmalar farklı so-nuçları içermektedir. Örneğin; sadece 1994 Eylülünde Dersim bölgesinde yakılan ve boşaltılan köylerin sayısı 250-300 civarındadır. Bu ailelerden 20’si Hozat’da düğün salonuna yerleşmek zorunda kalırken, 200’ü Elazığ, İstanbul, İzmir ve Mersin’e göç etti. Dönemin CHP milletvekili Sinan Yerlikaya, “Açlık ve sefalet içinde çadır-larda yaşamaya mahkum edilen insanlara şeker ve domatesin bile taneyle verildiğini” belirtiyordu.

Devletin temmuz 1995 yılında verdiği resmi rakamlara
göre Boşalan Köy ve Mezralar
İller Boşalan
köy sayısı boşalan mezra sayısı boşalma-dan önceki
hane sayısı boşalmadan önceki
Nüfus miktarı
Batman 37 54 1977 14.819
Bingöl 150 194 8508 52.332
Bitlis 76 95 2854 22.471
D. Bakır 115 196 9153 52.843
Elazığ 8 6 561 3.672
Hakkari 38 93 2738 21.713
Mardin 184 58 7025 43.528
Muş 30 65 2336 17.280
Siirt 86 82 4963 33.633
Şırnak 96 110 7668 45.184
Dersim 154 657 6336 28.836
Van 8 64 1141 8.843
Toplam 988 1676 55375 345.154

Aksiyon Dergisine göre savaş nedeniyle nereye ne kadar göç olduğu konusunda istatistik.
Tablo 3
Diyarbakır 750 bin
Batman 200 bin
Mardin (Kızıltepe) 220 bin
Malatya 20 bin
Antep 350 bin
Van 300 bin
Urfa 400 bin
Hatay (İskenderun) 15 bin
Adana 1 milyon
Mersin 700 bin
Antalya 120 bin
Muğla (Fethiye) 20 bin
İzmir 200 bin
Manisa 50 bin
İstanbul ne siz merak edin ne biz söyleyelim
Hakkari 40 bin
Bingöl 40 bin
Ağrı 45 bin
Avrupa 20 bin
Kaynak; Aksiyon dergisi 3-9 Haziran 1995
Göç konusunda araştırma yapan bir kuruluş da Zaman gazetesinin ait olduğu medya grubunun çıkardı-ğı Aksiyon dergisine aittir. Aksiyon dergisinin rakamları, devletin verdiği rakamlardan oldukça farklıdır. Devle-tin verilerine göre toplam göçen insan miktarı yaklaşık 350 bin iken, Aksiyon dergisine göre İstanbul hariç 4 milyon 490 bin kişilik bir nüfus kütlesi göç etmiştir. İstanbul’a göçenlerin dahil edilmesi halinde ise bu rakamın oldukça yükselebileceği belirtilmektedir.

ODTÜ Araştırmasına göre 1995 yılında en çok göç veren iller ve Göç oranları
Tablo 4 (binde)
İli Göç oranı
Dersim 135
Kars 82
Erzurum 66
Gümüşhane 57
Sivas 56
Ağrı 55
Artvin 54
Muş 52
Bingöl 46
Giresun 45

ODTÜ Araştırmasına göre 1995 yılında en çok göç alan iller ve göç oranları
Tablo 5 (binde)
İli Göç ora-nı
Kocaeli 63
İstanbul 56
İçel 54
Bursa 40
İzmir 39
Antalya 32
Eskişehir 16
Adana 16
Aydın 14
Ankara 12

ODTÜ Sosyoloji Bölümü uzmanlarınca hazırlanan “GAP Bölgesi Nüfus Hareketleri” adlı raporda, “En çok göç veren ve birinci sırada olduğu söylenen illerin dağılımını içeren tabloya göre, GAP içindeki iller arasında en yüksek hareketlilik ya da göç alma oranı Antep’de yüzde 30.4’le görülmektedir. Bu ili sırasıyla Adıyaman, Urfa, Diyarbakır ve Mardin izlemektedir. Adana-Mersin yöresine göç veren GAP illeri de sırasıyla Urfa yüzde 42, Mardin yüzde 25.29, Diyarbakır yüzde 24.4 ve çok daha düşük oranlarda Antep ve Adıyaman görülmekte-dir. İzmir en çok göçü Diyarbakır’dan yüzde 71.9 ve Mardin’den yüzde 25, İstanbul ise Mardin’den yüzde 63.9 ve Diyarbakır’dan yüzde 25 oranında almaktadır. Rapora göre en çok göç edilen Adana ve Mersin’e, alan yakınlığı yanı sıra yaklaşık 50 yıldır süregelen, mevsimlik işçilik belirleyici faktör olmuştur.
Bu araştırmaya göre, göç veren illerden göç eden nüfusun oranlamasına göre Dersim binde 135 ile en fazla göç veren il olarak ortaya çıkarken, Kars binde 82 ile ikinci sırada yer almaktadır. Ancak buradaki göç oranları ve göç sıralaması daha çok savaşın etkili olmadığı, ekonomik nedenlerden kaynaklanan göçün yoğun olduğu sürece uygundur. Savaş nedeniyle göç hareketleri daha ziyade Diyarbakır, Batman, Van, Siirt, Bitlis, Dersim, Şırnak gibi illeri etkilemiştir. Bunlar ODTÜ istatistiklerine pek yansımamıştır. Yine Karadeniz illerinin göç sıralamasında önde olması, ekonomik kaynaklı göçün yoğun olduğu döneme ait verileri içermekte olduğu-nu göstermektedir.
ODTÜ’nün bu araştırmasına göre en çok göç alan iller ise Kocaeli, İstanbul, Bursa, İzmir gibi metropol il-lerdir. Oysa Savaş döneminde gözlenen ve birçok incelemede de ortaya çıkan ortak sonuçlara göre Diyarbakır, Batman, Antep, Van, Mersin, Adana, Antalya, İstanbul gibi iller ve metropoller daha çok göç almışlardır ve haliyle sıralama farklı olmalıydı.
Rakamlardaki artışı gizlemekte zorlanan devlet eskiye nazaran daha yüksek rakamları telaffuz etmek-tedir. 1998 yılının Haziranında göç konusunu incelemekle görevlendirilen bir Meclis Araştırma Komisyonunun verileri diğerlerine göre daha yüksek sayılar vermektedir. Buna göre OHAL Bölgesinde 2 bin 131 köy ve mezra, mücavir alan da ise bin 34 köy ve mezra, diğer illerde ise 263 köy ve mezra boşaltılmıştır. Yani toplam olarak 3 bin 428 köyün boşaltıldığı kabul edilmektedir. Yalnız, rakamlar açıklandıktan sonra da yakılan ve boşaltılan köyler vardı. PKK’nin çekilmesi üzerine duran köy yakma ve boşaltma operasyonlarından sonra 3 bin 800 rakamı telaffuz edilmektedir.

Göç eden nüfusta yapısal değişimler oluyor.

Göçle beraber bir takım demografik değişimlerde meydana geldiği yapılan lokal araştırmalarda tespit edilebilmektedir:
• Göç eden nüfusun doğurganlığı, kaynaktaki doğurganlığından düşüktür.
• Göç edenler, üretken genç yaş guruplarında yoğunlaşmaktadır.
• Göç alan yörelere erkek nüfus akımı daha fazladır. Ve bunlar arasında okuma yazma bilenler ağır-lık taşımaktadır.
• Göç eden nüfusun işgücüne katılma oranları genel nüfusa göre biraz düşüktür ve çoğunlukla hizmet sektöründe ikinci derecede sanayide ve ücretli olarak çalışmaktadır.
Göçer halkın gündeminde belirleyici olan öge göç edilen yerleşim yerlerine uyum sağlamanın ötesinde, hayati sorun olarak barınma, giyinme, beslenme konuları yer almaktadır. Çünkü kent ortamında her şeyin metalaştığı bir durumda yabancılık çeken göçerlerin günlük geçim daha büyük bir ciddiyet kazanmıştır. Mesle-ki niteliğinin farklı olması, sanayi ve metropolün gerektirdiği üretim ilişkilerinden uzak olması gelir kaynaklarını daraltmaktaydı. Yine tüketim karakterinin ani değişmesi ve ekonomik yaşam içerisinde önemli bir yere sahip olması farklı arayışları zorunlu kılmıştır. Bu yüzden göçerler kendilerine göre yöntemlerle çözüm arayışlarına girmiştir. Göçer özellikle, ağır işleri kapsayan mesleki niteliği olmayan marjinal sektörlerde çalışarak, beslenme ve giyinme gereksinimini karşılarken, barınma için gecekondu yapımına yöneldi.
Ne var ki, başta İzmir, İstanbul, Adana, Mersin, Antalya, Bursa, Kocaeli belediyeleri başta olmak üzere bir çok kentin belediye başkanları ve yöneticileri sürekli gecekonduları yıktırmaktadır. Hatta bir dönem vize uygulamasına geçme eğiliminde olan belediyelerin sayısı artmıştır.
Metropollerdeki gecekonduların dağılımına bakıldığında Kürtlerin geleneksel yaşam tarzlarının izdüşü-müne rastlamak mümkündür. Büyük aile tipinin bir arada olması, akraba veya aşiret üyelerinin aynı mahallede bulunmaya özen göstermeleri, baba erkinin sürdürülebilirliği, ekonomik faaliyetler sonucu elde edilen kazançla-rın tek elde toplanarak yatırıma dönüştürülmesi eğilimi hala sürmektedir. Ancak bunun giderek kent yaşamına karşı güç kaybettiğini ve kentsel yapıya denk düşen, bireye dayalı yaşamın merkezileştiği bir değişim gözlene-bilmektedir.
Bu yönlü değişim beraberinde egemen kültürün hakimiyetini de getiriyor. Asimilasyonla egemen yaşama ve kültüre benzeşim söz konusu. Ancak bu değişim tam olarak egemen rejimin öngördüğü yönde ve tarzda da değil. Her şeyden önce yükselen aşırı göçü kentler ve metropoller emebilecek düzeyden yoksundur. Arazisini bırakan ve kente gelen köylünün uğraşları ve üretim faaliyetleri değişmektedir. Bu üretim faaliyetlerini kapsa-yacak ve emebilecek sanayi kapasitesi, istihdam yaratacak başka iş alanları Kürt kentlerinde olmadığı gibi metropollerinde gücünü aşmıştır. Bu da ekonomik alanda olduğu gibi sosyal, kültürel ve siyasal alanda bunalım ve buhranları yaratmaktadır. Yağma, hırsızlık, mafya gibi gayrı meşru faaliyetler kurulu ekonomik koşulların yerini almaktadır. Kürtler kenar mahallelerin ve gecekonduların sosyal yaşamına terk edilmiş, yaşamsal doku-ları bozulmuş ve boşaltılmış durumdadır. Bundan dolayı kültürel yozlaşmanın yanı sıra siyasal olarak da sı-nıfsal, ulusal, dinsel ayrışmalar, çatışmalar, provokasyona gelmeler, şiddet ve yıkıcı etkenler sağduyunun barı-şın ve dayanışmanın yerini almaktadır.
Genel olarak değerlendirildiğinde bu göç dalgasının daha öncekilerden ayrı farklı olduğuna kanaat edile-bilir. Bu yönüyle Kürt göçünü ikiye ayırmakta mümkündür. Yani birincisini, devlet inisiyatifinde, gelişen göç ve göç ettirme. İkincisi, devletin inisiyatifini aşan bir göç ve göç ettirme politikası olarak belirmektedir. Nedenleri sıralanırsa
• Devlet göçe zorladığı halkı iskan ettirememiştir.
• Göç yollarını ve politikasını oluşturmamıştır. Sadece köyleri boşaltmış ancak halkın göç edeceği yerle-ri belirleyememiştir. Örneğin Çukurova’da Kürtlerin yoğunlaşması artık asimilasyon sınırlarını aştığı gibi tersi yönde Kürtlerin siyasallaşma merkezine dönüşmesi barizdir.
• Devletin sonradan müdahale etmek istediği oluşturmaya çalıştığı göç politikası çerçevesinde “toplu çiftlikler”, “merkez köyler” uygulaması, “metropole giriş vizesi” gibi projeler hayata geçememiş ve ba-şarısız olmuştur. Bunun sonucunda, Kürt kentlerine ve metropollere göç eden halk, denetim altında tu-tulamamıştır. Yeni koalisyon hükümeti bir dönem rafa aldığı bu projeleri yeniden devreye sokmaya çalışmakla birlikte karşıt yönde gelen taleplerin örgütlü olması başarılı olmasını engelleyecek düzey-dedir.
• Çünkü; bir savaş dönemini yaşayan ve çıplak baskı ve zoru karşısında gören halk politize olmuştur. Taleplerini örgütlü olarak dile getirebilme bilincini yakalamıştır.
• Kürt kentleri yoğun göçle Kürtleşmiştir. Modernizmin geçiş sürecinin getirdiği krizler kentsel yaşam bu-nalımını getirse de bir süre sonra ekonomik, siyasal ve düşünsel taleplerle yeniden organize olacaktır.
• Özellikle Kürtlerin örgütlü olmaları ve çıkarları temelinde mevcut statükoyu reddedecek nitelikteki ta-lepleri her geçen gün dünyada ve Türkiye’deki demokratik kesimler tarafından desteklenmekte ve itti-faklar kazanmaktadır. Metropollere Avrupa’da dahildir.

Göçün yaşandığı bazı bölgelerden manzaralar

1994-98 yılında yapılan araştırmalarda bazı illerin göç yüzünden düştüğü manzara şöyle gözler önüne seriliyor:
Diyarbakır’ın birçok yeni mahallesinde sokak aralarına borularla su getirilmiş, suların aktığı belli saat-lerde kadınlar saç saça baş başa birbirlerine giriyor. Kanalizasyon genellikle yok. Elektrik kesintisi sık sık oluyor, bu yüzden elektrikli aletlerin çoğu arızalı. Okul ve okuma kavramı en az hatırlanan şeylerden. Yollar dar ve çamur içinde.
Van, özellikle Hakkari’ye yakınlığı nedeniyle, olağanüstü kalabalık göçmen akınına uğradı. Köylerin boşaltılmaları nedeniyle kaçanların ilk durağı olan bu kentte, göçerlerin önemli bir kısmı kalıyor. Bir kısmı başka şehirlere göç ediyor. Bunun bir örneği de Çukurca’nın Uzundere beldesinin bin 200 kişilik nüfusuyla Van’a göç etmesi oldu. Şehirde beş ayrı yerde, çok kötü şartlarda iskan edilen göçmenler, ancak, yardımlarla yaşayabiliyorlar. Aralarında zaman zaman salgın hastalıklar görülüyor; gelecekleri konusunda hiçbir ümit yok. Daha önce korucu olan Uzundereliler, koruculuğu bırakmaları ve devletin sırt çevirmesiyle göç etmek zorunda kalmış. 100. Yıl Üniversitesi kampüsünde yapılan prefabrik barakalara yerleştirilen bir bölümünün dışında kalanlar ise Edremit, Kale, Şerefiye ve Akköprü mahallelerine dağıtılmış.
Mersin, Adana, Ege’ye göç edenler ağırlıklı olarak bağ, bahçe ve tarlalarda çalışıyor. Günde 16 saat çalı-şıp 1995 fiyatlarıyla 150 bin lira gibi oldukça düşük bir ücret alıyorlar. Metropolde temizlik işlerinde çalışanlar da mevcut. Barınma alanları, İzmir ve Manisa örneğinde olduğu gibi yapılan naylondan evlerle idare edilmeye çalışılıyor. Bundan daha kötü durumda olanlar da var. Özellikle en sefil olanlar, Kürt bölgelerinde kalanlardır. Türkiye’ye gidenler ucuz da olsa iş bulup çalışmaktadır. Ama Kürt bölgelerinde kalanlar iş bulabilme şansı hiç sahip değiller. Hatta iş aramak için dolmuşa binip, kent merkezine gidecek kadar para bulamayanlar da çoğun-lukta. Kent yaşamına ayak uydurmakta zorlanan halk, ekonomik olarak da köydeki uğraşlarını sürdürmeye çalışmaktadır.
Göçerlerin metropole uyumu konusunda Adana’da 1998 yılında yapığımız incelemelerde hala sorunla-rın devam ettiği görülmektedir. Birkaç aile bir evde yaşamaktadır. Bir gecekonduda 20-25 nüfus barınmakta-dır. Kadın, çocuk yaşlı herkes aynı odada uyumak zorunda kalıyor. Memlekette önemli bir kültürel dokuya sahip halkın adet ve töreleri işlevsiz kalıyor. Ayrıca çoğu ailenin hemen atılma riski vardı. Alınan evlerin tapusu yok. Bir örnekte ev sahibi Kürtlerin açıklamasına göre araziyi aldıkları kişi asıl sahip değil, asıl sahip daha sonra tapularla evin yapıldığı arazinin sahibi olduğunu ispatlayarak para istiyor. Ya da arazi sahibi zamanında aynı araziyi birkaç kişiye satmıştır. Satış senedi de yapılmadığı için hukuki olarak bir şey ispatlanamıyor.
Aileler, tarlalarda, hamaliye işlerde ve inşaatlarda çalışarak; tablacılık ve çöplerde topladıkları plastik malzemeleri satarak geçimlerini sürdürüyorlar. Birkaç aile bir tandır yaparak ekmek pişirmektedir.
Aile bireyleri daha önce yevmiyeci olarak çalışmaya yanaşmıyorlardı. Psikolojik olarak bu kendilerine ağır geldiğinden gururlarına yediremiyorlardı. Ancak ekonomik zorluk ve ücretlerin düşüklüğü birkaç kişinin çalışmasını zorunlu kıldığından gurur yerini zorunluluğa bırakmış. Değişen değer yargıları nedeniyle aile farklı-laşıyor ve daha çok çözülmeler yaşanıyor.
Dikkati çeken bir nokta da farklı yörelerden Adana’ya gelen göçerlerin ilişki ve davranışlarının da farklı olmasıydı. Bitlisli ve Siirtliler aile içinde Kürtçe konuşurken Karslı ve Dersimliler Türkçe konuşmaktaydılar. Dersim, Bitlis ve Siirtliler devlet eliyle siyasal nedenlerle göç ettirilmişken Karslılar ekonomik nedenlerden göç etmişlerdi. Göç ettirilenler arasında çocuklarını okutma oranı düşükken, diğerlerinde çocuk okutma oranı yük-sekti.
İş arayanlar ve iş verenler birlikte çalışacakları insanın dünyaya bakış ve anlayışına önem veriyorlar. Yurtseverler birbirlerini gözetiyorlar. Korucu, radikal dinci, milliyetçi ve aşiretliler yurtseverlerce dışlanan kesim-lerdir. Nitekim Türkiye metropollerinde 28 Şubat öncesine kadar göçerlerin olduğu semt, mahalle ve alanlarda devlet destekli dinci grupların halkın içine nüfuz ederek, saflarına çekmeye yönelik çalışmaları böylesi bir sa-vunmaya itmektedir.
Ancak, göç edilen yerlerde kadın ve uyuşturucu satıcılığı, hırsızlık, soygun, çete gibi oluşumlar gelişmek-tedir. Gençler, metropole alışma döneminin ürkekliğini attıkça, metropolden yararlanmanın yollarını aramak-tadır. Normal koşullarda iş bulamayınca da kendi iş alanlarını yaratmaya yönelmektedirler. Bu da seyyar satı-cılık ve işportacılık, işçilik, hamaliyelik gibi işlerin yanı sıra, çeteleşme ve yeraltına kayma olarak da sonuçla-nabiliyor.
Yapılan araştırmalar, halka dayatılan göçün psikolojik olarak büyük tahribatlar yarattığını ortaya koymaktadır. Örneğin; II. Türk-Alman Psikiyatri Kongresinde, zorunlu göç nedeniyle Van’da şehir kenarına yerleştirilen barakalarda yaşayan halk üzerinde bir araştırma yapan ve bu araştırmayı sunan Hayrettin Kara, yüksek oranda psikolojik bozukluklara rastladıklarını, özellikle erkeklerde yoğun depresif durumlar ortaya çıktığını bildiriyor.
Küçücük barakalarda on-yirmi kişinin yaşadığını, hatta yer darlığı nedeniyle erkeklerin ayrı, kadınların ayrı odalarda toplu olarak yattığını, erkeklerdeki gerek toplumsal yapının kendine yüklediği yük, gerek travma-larda en çok zarara uğrayan kesim olması nedeniyle, kadınlardan çok daha yüksek oranda depresif vakalara rastlandığı belirtilmektedir. Kara “güvensizlik duygusu zaten beklenen şeydi. Bizi şaşırtan şey bunun derinliğiy-di” dedi. Özellikle genç göçmenlerin Van’ın merkezine gittiklerinde, kendilerini çok çaresiz ve yalnız hissettikleri-ni, takip edildikleri duygusuna kapıldıklarını belirten Kara “araştırdığımız olgunun en önemli yapılarından biri, daha önceki aşiret yapısının çok kısa sürede çözülmesiydi” şeklinde konuştu.
Ait olma duygusunda da insanların büyük karmaşa yaşadığına değinen Kara, erkeklerle kadınların tep-kilerinin çok büyük farlılıklar gösterdiğine değinerek, erkeklerde depresyon oranını kadınlardan çok daha yük-sek bulduklarını, bunun da nedenini erkeklerin, aşiret yapısındaki çözülmeden daha çok etkilenmesi, sorumlu-luk duygusunun ağırlığı gibi etmenlere bağlanmakta, depresyon oranlarının öbür şehirlerde yüzde 5 olduğu durumlarda bu rakamın zorunlu göç eden Kürtlerde yüzde 29’lara ulaştığı, kadınlarda ise yüzde 17’de kaldığı vurgulandı.

Genel belirlemeler yapıldığında:
• Göçen insan, her zaman mutlak yalnızlık içinde kalmıyor. Bundan kaçınmaya çalışıyor. Bu-nun için de gittiği yerlerde yine birbiriyle bir araya gelmenin yollarını arıyor. Bunun en bariz örnekleri olarak da göç etmek zorunda kalan halkın, Türkiye metropollerinde ortak mahalle-ler kurmalarında görülmektedir. Yaşamlarını aynı değerlerle ama farklı bir coğrafyada sür-dürme mücadelesi veriyorlar. Bunlar geldikleri bu yeni yerleşim alanlarında, tamamıyla eskisi gibi yaşayamadıkları için yeni yaşam biçimleri de metropol yaşamına uygun değildir ve geri düzeyde takip eder.
• Göç güvensizlik yaratır. Çünkü göçülen coğrafya, oradaki yaşam biçimi, iklim, siyasal yapı vb. faktörlerden kaynaklanan bilgisizlik yüzünden oluşan kısırdöngü nedeniyle, göçenlerin ço-ğu yüz yüze ve sınırlı insan ilişkilerinin yaşandığı, zamanın dakik biçimde tasarruf edilemedi-ği, soyutlama ve genellemeye fazla imkan tanımayan bir hayat tarzı düzeyindedir. Gelip yer-leştikleri ortamlarda, hayat bütün bunların karşıtı olan ilkelere göre düzenlenmiştir. Haliyle bunun yarattığı etki, baskıya dönüşür ve bu da savunma psikolojisi yaratıyor. Yani halk ken-di değerleri üzerinde doğal bir gelişim kaydedemiyor. Bilmediği alanlara sürülüyor. Ardından tanımadığı yaşamadığı bir hayatla karşılaşıyor. Bu durumda şoka uğrayan göçer, kendi özel-liklerini taşıyan insanı arar. Onu bulduğunda da eskisi gibi yaşayamadığı için yeni oluşturduğu yaşam tarzında da yeniye uyum sağlayamamakta, savunma tarzında ve kapalı bir anlayışla hareket etmektedir.
• Göçen insanlar bu konumlarından dolayı aşağılık kompleksi duyarlar. Bunlar bu kompleksle-rini gidermek için buldukları ilk fırsatta karşısında kompleks duydukları mekanizmanın kural-larını, daha gerici tarzda kullanarak egemen olmaya çalışırlar. Yani fırsat bulduklarında, ken-disini sömüren bir dünyada, egemen duruma gelmiş olma olgusu, ona her zaman çok güçlü bir haklılık duygusu verir. Yani aynı zamanda ezilen ve ezen olmak son derece karmaşık bir du-rum yaratır.
• Kendisiyle ilişkisi, genellikle kendisine saygı duymasını kolaylaştırmaz, güçleştirir. Çünkü ha-yatta kalmak için yapmak zorunda kaldığı şeyleri -kimi zaman hile, kimi zaman şaklabanlık, kimi zaman ihanet vb- en iyi kendi bilir. Bunları saklayabildiği kadar saklar elbette, ama ken-disiyle barışık olması güçleşir kendini haklı kılabilmek için, çoğu zaman, başkalarına suçlama getirir.
• Düşülen psikolojik sorunlar sebebiyle, insanlarda en çok tahribata uğrayan bir öğe de sevgi an-layışının tahrip olmasıdır. Topraklarının doğal ortamında yetişmiş, oranın koşullarında oluş-muş yaşam tarzı, stresten ve gelecek yaşam kaygısından uzak, fazla lüks olmasa da kendi kendine yeten yapı, sevgi ve bağlılığı anlamlı kılıyor. Bu durumda ki bir insanın sevgi anlayışı metropolde geçerlilik kazanmıyor. Yeni tarzı ise özüyle kavrayamıyor, zaten mevcut koşullar da buna elvermiyor. Bunun yerine daha kaba bir anlayış hakim oluyor. Örneğin zorunluluk itibarıyla bir araba sahibi olma gereği ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Gösteriş ve zenginliğin, kud-retin gösterisinden kaynaklanıyor. Yine gecekonduya karşılık apartmanda oturmak, klasik gi-yim ve saç tipi yerine zenginlerin giyim tarzını saç, sakal tipini benimsemek, ana dili olan Kürt-çe yerine Türkçe konuşmak, üstelik kibar bir Türkçe konuşmak tatmin aracı olmaktadır. (Kürtlerin gırtlak yapısı Türklerin Türkçe’sine uygun olmadığı için genellikle istenen düzeyde bir telaffuz mümkün olmamaktadır). Yine yabancı marka sigara içmek, gösterişli düğünler yapmak, Kürt erkeklerinin Türk kızlarıyla evlenmek istemeleri, kenar mahallelerin kahvehane-lerinde daha büyük paralarla kumar oynamak, kendilerinden yüksek sesle ve abartıyla bah-setmek, karşısındakileri küçük düşürerek alay etmek, içerisinde bulunmadıkları yüksek taba-kadan Türk kesimiyle ilişkili olduklarını ve bu grupların mensupları olduklarını, geniş çevrelere sahip olduklarını, her türlü işin üstesinden gelebileceklerini abartılı bir dille belirtmek ve doyu-ma ulaşmak. Buna ulaşamayanların veya bu kısırdöngüden kurtulamayanlar -ki bunlar ço-ğunluktadır- kaderci, arabesk; özde asi görülseler de yaşama boyun eğen; güç gösterisinde bu-lunsalar da özde korkaktırlar. Kendilerini ifade etmekten ve kendileriyle barışmaktan, toplum-la uyuşmaktan ve yaşamdan korkarlar.

Büyük bir kütleye sahip olan ve yığınlarla ifade edilen sorunların altında kalan göçerlerin problemlerinin çözümüne ilişkin devlet tarafından herhangi bir girişim söz konusu değildir. Bu yüzden daha çok kendi içlerinde bütünleşerek sorunlarını çeşitli platformlarda dile getirme, çözüm yolları geliştirme, güç oluşturup hak iddia etme ve kendilerine yapılan pervasız saldırı önleme zorunluluğu örgütlenmeyi dayatmaktadır. Bu çerçevede göç dernekleri kurulmuştur.
Federasyonlaşma düşüncesiyle, yaygınlaştırılması istenen göçer derneklerinin soruna bakışlarında iki ayrı eğilimin olduğu görülüyor. Birinci eğilim, göçer ailelerin işsizlik, konut veya gözaltına alınma gibi sorunlara öncelik verilmesini savunuyor.
Federasyonlaşmaya yönelik ikinci eğilim ise bunlarla birlikte derneklerin, zamana yayılmış Kürt katlia-mına karşı olması gerektiğini dile getiriyor. Bu anlayışa göre dernekler, yaşanılan koşulların düzeltilmesinin yanı sıra, göçe neden olan sorumlular hakkında, insanın kendi topraklarında yaşama hakkı ilkesinden hareket ederek, uluslararası hukuk davaları açılmasını istiyor. Ayrıca göç ettikleri yerlere geri dönme konusundaki ta-leplerini de kapsayan, sorunların her yönüyle iç ve dış basına anlatarak, kamuoyu yaratma çabalarını federas-yon örgütlenmesi altında duyurmayı öngörüyor. Bu kesim göçü Kürtlerin değerlerinin baskıya maruz kalması-nın bir sonucu olarak görmektedir. Sorununda çözümünün ancak bu temel kriterlerin giderilmesiyle olabileceğini söylemektedir.

Ahmed Pelda