Monday, December 18

Ahmed Pelda: Ortak üretim ilişkilerinin geliştirilmesi için bir önerme

İlk uygarlıklarda, Kürdistan’da ve günümüz modern ülkelerde ortak üretim ilişkilerinin birçok örneği mevcut. Ancak egemen ekonomik sistem kapitalizmin etkisi hepsini gölgelemektedir. Ancak kapitalist sistemin hem içsel olarak yaşadığı sorunlar, hem de yarattığı etkiler doğa, ekonomi ve toplum için sürüdürülebilir değil.
Farklı arayışlar olabildiğince fazla. Hem sistem içi çözüm arayışları yoğun, hem de sistemi dışlayan çalışmalar yoğun. Bir taraftan davos toplantıları öte taraftan dünya sosyal forumları bariz örneklerdir.
Coğrafyamızda da böylesi çalışmaların, arayışların olması kaçınılmazdır. Yaşanan siyasi, askeri istikrarsızlık, çatışmaların sürekliliği, insan göçü, toplumsal çürüme, sınıflaşma, açlık ve sefaletin yanı sıra rüşvet, iltimas, mafya ve rantın yaygın hale gelmesi kaos sürecine işaret etmektedir.
Birey olarak yıllardır bu konular üzerinde yoğunlaşmaktayım. Kürdistan’da var olan üretim sisteminin yanı sıra çeşitli ülkelerdeki arayışları da inceledim, inceleye de devam etmekteyim. Siyasi ve ideolojik sistemlerin kalıp ve tanımlarından ziyade tecrübeler birikimi üzerinden yeni düşünsel egzersizler ve öneriler geliştirmeye çalışmaktayım.
Burda da o çalışmalardan sadece bir örnekle alternatif olasılıkların olabildiğini gösterme gayreti içerisindeyim.
Salt teorik bir çalışma değil. Her bir öneri farklı bir pratikten alındığı için daha da genişletmek, detaylandırmak ve teknik anlamda uygulanbilir düzeyde sunmak mümkündür. Elbet böylesi girişimler olduğunda, ya da talepler geldiğinde gücüm ölçüsünde doğrudan katkı sunmaktan büyük gurur duyarım.

Ekonomik sistemlerin oluşmasında beklenti ve hedeflerin etkisi

Ekonomiye ilişkin bir karar verirken tercih ve istekler baş rolü oynar. Başarı, kariyer, güç ve zenginliği hedefliyorsak ekonomiye bakışımız ve ondan beklentilerimiz farklı olur. İçerisine gireceğimiz ekonomik ilişkiler, ihtiyaç duyacağımız ya da kullanacağımız araç ve donanımlar ayrı özellikler taşır.
Günümüz iktisadi yaşamı bunun tipik örneğidir. Ekonomik faaliyet sadece ihtiyaçları karşılamak, refah ve mutluluğu sağlamak için gerçekleştirilmiyor artık. Öyle olsaydı girişimci veya sermayedarların davranış biçimleri farklı olurdu. Belli bir seviyeye vardıktan ve birtakım kaygıları giderdikten sonra, aileleri, çevreleri ve toplumla ilişkileri daha farklı eksende ve de tatmin edici yürüyebilirdi. Oysa iş yoğunluğu hep artıyor. Çevresel ve toplumsal ilişkiler iş şartlarına göre değişiyor. Temel insan ilişkileri yaşamın öznesi olmaktan uzaklaşıyor. Hele hele hep bir sektörde yoğunlaşma, orda yeniden üretimi hedef alma, nerdeyse takıntıya dönüşüyor. Örneğin bir müteahit bir inşaatla başlar, on inşaata, oradan barajlara ve devasa başka yapılara yönelmeyi hedefler, sınır yoktur. Başka sektöre girse dahi, gerekçe daha çok karlılık, kazanç ve paradır.
Bir noktadan sonra para kazanmak artık temel ve genel ihtiyaçları karşılamak içind değil, bu kez güvenlik, sürdürülebilirlik ve daha da büyüme istemine dönüşür. Çünkü güç istencinin bu zeminde mümkün olduğu görülmektedir. Nasılki birileri devlet aygıtında bir pozisyon kaparak, birileri siyasal örgütsel cephede oluşturulan mekanizma eliyle güç odağı olabiliyorsa, ekonomi eliyle de güç elde etmenin mümkün olduğu görülmektedir.
Haliyle ekonomik faaliyetler ilk elde var olan hedeflerin ötesine taşar, gücü kendinde toplamak için, sahibinin elinde kullanılan bir aygıta dönüştürülür. Bununla yeknesak olarak bireyin toplumdan kopuşu başlar aslında ya da içinde bulunduğu ilişkiler ağı aşınmaya ve başka bir tarza dönüşme sürecine girer. Belki geçmişten gelen bir ilişkiler ağı içinde, fizyolojik zorunluluk nedeniyle de olsa, en fazla aile ve yakın çevreyle ilişki devam eder ki, bu da zamanla aşınıyor. Yani güç ve çıkar ilişkisinin burada da tezahür etmesi, vücud bulması mümkündür. Boşanmalardan, kardeş kavgalarından, aile ve akraba çatışmalarına değin birçok örneği toplumumuzda da görmek mümkün.
Batı toplumunda çoktandır çekirdek aile özne olmaktan çıkmıştır. Birkaç yıllık evililikler ve hatta bu evliliklerden meydana gelen çocuklar dahi çekirdek bir ailenin varlığı ve istikrarı için yetmiyor.
Günümüz şartlarında bireyin yalnızlığını aşması, kendini güvenceye alması, ilişkilerini koordine etmesi bir çıkar ve güç kavgasında avantajlı olması ençok da ekonomik olanaklarla mümkün. Güçlü olduğu ölçüde etrafında bir insanlar topluluğu oluşturabilecek, onları koordine ederek kendi bütünlüğü içinde sürdürebilecektir. Hatta ego ve tutkuları için dizayn edebilecektir.
Ama bunun için de hem kendine, hem de gurup yapısına ve iradesine müdahale etmek zorundadır. Nihayetinde işletme hiyerarşisi, nerdeyse, askeri hiyerarşiden daha beter, daha sert bir düzeydedir. Demokrasi vb söylemlerin sesi dahi edilmez burda. Tam tersine, belirtildiği üzere, güç toplamak, bunu da ekonomik araçlarla, eldeki insanlar üzerinde tahakküm kurarak yürütmek günümüz uygarlığına damga vuran en etkili olgudur.
Herhangi bir işletmenin üretim ve istikrarının yanı sıra çevreye, çalışanlarına, etrafındaki topluma, bulunduğu kente ne düzeyde katkı sağladığı pek hesaba katılmaz. Oysa ekonomik, kültürel, sosyal bütün özellikleriyle her işletme toplum yaşamını derinden etkiler. Ama sermaye güçlerinin bunlardan ziyade para ve kar odaklı eğilimi bu minvalde bir körlüğe sahiptir. Çok uluslu şirketler, bölgesel işletmeler ve etrafımızdaki küçük ölçekli işyerlerinin büyük çoğunluğunun temsilcileri nesnel şartlar itibarıyle böyledir.

Farklı mekanizmalar yaratma olasılığı

Hala farklı duyguları olanların, mantalite olarak sisteme tamamen entegre olmamış önemli bir kesiminin varlığı göz ardı edilemez tabii. Doğrudur bir bölümünün hakim ekonomi öğretisine ve sermaye döngüsü içinde insancıl duygularını korumaları, belki de uygarlık için hala tek teselli noktasıdır. Çünkü insanlık hala ölmemiş, hala paranın, makinanın, robotun parçasına dönüşmemiş, aksine, birey vicdanını, ruhunu, iradesini koruyabiliyor, dedirtecek umutvar işaretlerdir bunlar.
Eğer gerçekten ekonomi ile uğraşmak istiyorsak, bunun üzerinden bir toplumsal, kültürel ilişki kurmak ve bunun yaratacağı denge ve güven ortamı beklentimiz ise farklı kurgulara ihtiyacımız var. Ve bu mümkün
Samimi bir biçimde eğer hedefimiz, belirli bir refah düzeyi yakalamış, istikrar içinde sürdürülebilir bir yaşamı hakim kılmak ise, yine toplumsal ilişkileri dayanışma, sevgi, emek, birlik, eşitlik, özgürlük değerleri üzerinde inşa etme istemi var ise; ekonomik kurgu, ilişki ve davranışlarımız farklı bir seyir izler. Salt bu bakış açısıyla bile herkes birçok ciddi düşünsel önerme üretebilir. Çünkü herkesin yaşamsal tecrübeleri var, içinde bulunduğu olanakların niteliklerini biliyor ve o bağlamda yol bulmaya çabalıyor. Eminim bu çok anlamlı veriler, önermeler ve uygulamalar ortaya çıkacaktı.
Benimde yaklaşımım bunun çok ötesinde değil. Belki farklı olarak bilim disiplinin şartlarına uymaya çalışıyorum. Örneğin bir öneri var ise, ya da kendim bir öneri geliştirebiliyor isem, bunu olan ve olabilecek örneklerle kıyaslayarak sunmayı yeğelerim. Ya da gözlem, araştırma ve incelemelerimde gördüğüm bazı uygulamaların bizde uygulanıp uygulanmayacağını, en azından nasıl uyarlanabileceğine dair bir çalışma yürütürüm.
Aşağıdaki değerlendirmelerde bu kapsamdadır. Amerika Birleşik Devletlerindeki kooperatifçilik, İspanya’daki Mondragon hareketi, Fransa ve Almanya’da uygulanan komün, yardımlaşma ve iş mübadele gurupları, Latin Amerika’da köylülerin toprağı savunmak için gösterdikleri mücadeleler, sovyet deneyleri bir dönem Kars ve çevresinde yaşayan, hristiyanlığın dışlanan bir mezhebi olan Malakanların ortak çalışmaları ve nihayetinde İsrail Kibbutzları incelendi.
Aslında çalışma halen bitmemiş bir kitap kapsamındadır ve bazı bölümleri de zaman zaman özgür gündem gazetesinde yayınlandı. Aşağıdaki metin sadece toplantınıza sunulmak üzere sunulmuştur. Eğer ilgi duyulur ve de talep edilirse organize edilmesinde, sahada ve çalışmaların realize edilmesinde projelendirilmesinde ve uygulamasında bizzat yer alabilirim.

Tarım’da verimli üretim, doğal ürünler ve özgür toplum hedefi

İlkin düşünülmediği ve tasavur edilmediği için uygulanabilirlikten uzak, ütopik, hayali gelebilen olguların zamanla daha etkili, basit ve uygulanabilir olduğu görülebilmektedir. Ya da “henüz biz toplum olarak o seviyeye gelmedik”, “bu bizim adetlerimize ters düşür”, “o toplum ve onların uygulamalarını bizimle karşılaştırmak yanıltıcıdır”, benzeri birçok gerekçe dillendirilebilir. Mondragon kooperatif hareketinde de, kibbutzların oluşumunda da, Mikro Kredi uygulamalarında da benzer söylem ve yaklaşımlar mevcuttu. Ama her üçü de şu an birer dünya sistemine dönüşmüş durumda. En fakir ülkelerden, en gelişmişlerine kadar herbiri kendi şartlarına uygulayarak bu sistemden yararlanmaktadır. Zaten birebir aynı şeyleri uygulamak mümkün değil, gerekli ve doğru da değil. Çünkü insan unsurunun olduğu bütün işleyişlerde özgünlük, farklılık ve süreklilik arz edeğen değişim kaçınılmazdır.
Ama kendi muhayilemizde yeni düşünsel egzersizleri tasavvur ederek çıkış noktası belirlemeye başlarsak, ardışık ve de yaratıcı bir çok fikre ulaşmak şaşırtıcı olmayacaktır. Düşünsel üretim tekniklerinin arınması, tabu ve dogmaları yıkmaktan çekinmemesi, farklılıklara ve öğrenmeye açık hale gelmesi önem arzeden bir başlangıçtır.
Tarımsal üretim diğer sektörlerden farklıdır. Doğa ve toplum ilişkileri daha iç içe ve güçlüdür. Bu zemin üzerinden gerçekleştirilecek özgün üretim bir üretim tarzı beraberinde toplumu ve doğayı da etkileyecektir. Olumlu bir adım beklenenden daha optimal sonuçlar doğurabilir. Yani ekolojik şartları, toplumsal talepleri, üretim karakterini en iyi tarımsal mekanın olduğu bir çemberde buluşturarak, model geliştirmek olanaklı.
Bir çıkarsama yaparsak genetik yapısıyla oynanmamış, gübre vb kimyasalların kullanılmadığı bir arazide organik sebze ve meyveler yetiştirip tüketebilecek bir olanak bir köylü için, bir çiftçi için çok rutin, sıradan bir iş iken, kentte, hele hele metropolde yaşayan biri için artık hayal bile edilmekten uzaktır. Hadi yetiştirme umudundan vazgeçsin, ama tüketme olasılığı da çok zor. Çünkü organik ürünler kıt, pahalı ve nerdeyse lüks tüketim kategorisine girmekte. Ancak orta ve üst düzey gelir guruplarının tüketicisi olabileceği bir ürün. Haliyle bu ürünü alanlar aynı zamanda ayrıcalıklı oluyor. Yani bundan bile bir statü oluşturabiliyor, bir pozisyon çıkarabiliyorlar .
Ekonomik rakamlarla düşünürsek bir köylünün bostanında ektiği ürünler aslında ona büyük bir tasarruf yapma olanağı veriyor. Yani şehirde birinin bütçesinden ayırdığı parayı elde etme ihtiyacı bile olmuyor köylünün. Yanı sıra içindeki toplulukla birlikte çalışması, üretim yapması, paylaşması ayrı bir avantaj. Hem bedenen, hem ruhen, hem de toplumsal avantajlar açısından böyle.
Kürdistan coğrafyası doğal tarım için devasa olanaklara sahip. Yaylalarında, dağlarında, dağlar arasında çeşitli yüksekliklere sahip ovalarda bitki ve hayvanların türsel zenginliği dikkat çekicidir. Yeryüzünün mera otlakları açısından en zengin bölgelerinden birinin Zagroslar olduğu da unutulmamalı. Farklı bitki türleri, otların ve çiçeklerin bulunduğu bir coğrafyada, yağışların ve sıcağın canlıların beslenmesine elverişli olması da göz önüne alınınca hayvanlardan sağlanan besinlerin değeri daha iyi anlaşılır.
Otlak hayvancılığını tamamlayan besicilik ve sistematik ürün alımı hedeflenince şu an ki sınırların çok çok ötesinde bir potansiyelin olduğu görülecektir. Tarım, hayvan ve hayvansal ürünlerin doğrudan kullanılan ürünlerinin yanı sıra yan sanayilerin oluşumuna da etkileri unutulmamalı. Bir dönem Devlet bizzat el atmış ürün varlığını sistematik olarak kullanmaktaydı. Toprak mansulleri ofisi, Et Balık, Süt İşletmeciliği, Yün Yapağı alım işletmeleri vb gibi.
Kendi üretim mekanizmalarımızı, mesleki, toplumsal ve kültürel özelliklerimizi yeni bir formda, yani klasik köylülüğün dışına taşarak, uyumlaşıtırırsak belirlenen bir minvalde ürün tanıtımı ve satımı geniş bir Pazar bulabilir. Kibbutzlar gibi yeryüzünün dört bir tarafında kendi piyasasını oluşturması Ortadoğu’dan Avrupa ve Afrikaya değin uzanacak bir Pazar potansiyeli var Kürdistan’ın.
Oysa şu an bu sektör itibarıyla bölgemiz ithalatçı durumdarı. Balık, tavuk, birçok meyve ve sebze türü, tütün, pamuk benzeri endüstriyel ürünler, hatta kırmızı et ve bazı peynir türleri bile bölge dışından gelmekte, sofralarımızı işgal etmektedir.
Bu aynı zamanda bir maliyet demektir. Üstelik de ucuz değil. Yani ücretlilerin gelirinden bir payın heba olması demek. Eğer bölge kendi üretimini yapar, herkes de bir biçimde bununla ilişkilenirse ciddi tasarruflar edinmek mümkün.
Yine hayvan yününden ve bitkisel ürünlerden elde edilen kıyafetlerin tercih edilmesi durumunda hem yeni bir uğraş ve istihdam alanı doğacak hem de, giyeceğin sentetik madedelerden azade yani sağlıklı oluşu, estetiği ve çeşitliliği moda dünyasını ve giyim kültürünü de etkileyecektir. Mevcut standartları aşmak söz konusu olabileceği gibi yeni ve farklı çizgi, dizayn ve desenler de katmak, bu anlamda bir Pazar alanı açmak da mümkün ve yerelden globale doğru bir açılımın zemini oluşturulabilir.
Eğer bu yaklaşım esas alınacaksa tarımsal politikalarda radikal değişiklik yapmak gerekecektir. Örneğin pamuk, tütün gibi endüstriyel ürün yerine aynı anda birçok çeşidiyle sebze, meyve, tahıl üretimi tercih edilebilir. Çünkü endüstriyel bitkiler direkt Pazar odaklı bir faaliyeti gerektirir. Ürününden bireysel tüketim olanağı yoktur. Haliyle hem alım hem satımda piyasaya bağımlılık hasıl olur. Ayrıca daha çok endüstriyel ürün elde etmek için geniş arazilere ihtiyaç duyulmaktadır. Yine arazinin yapısına müdahale zorunludur. Çünkü bu sektörün farklı, güçlü ve büyük makinalara ihtiycı var. Yatırımı yüksek maliyet gerektirir. Daha da ötesi arazinin makineye uyarlı hale getirilmesi gerekir. Bu da bambaşka bir maliyet olduğu gibi doğanın ekolojik yapısına ayrı bir müdahaledir.
İşgücü temini de bir başka sorunlar yumağını barındırıyor. Bu arazilerde daha ucuza çalışmaya mecbur edilen ve dışarıdan getirilecek işçilerin kullanacağı mekan, ürünün toplanıp yerleştirildiği devasa depolar, taşıma ve pazarlara ulaşım için açılacak geniş yollar da büyük ölçekte verimli arazi kaybına neden olacaktır.
Oysa bireyin kendisinin ve dahil olduğu toplumun çıkarlarını esas alması durumunda ürün ekim tercihi farklı olacaktır.
Birincisi direkt kullanabileceği sebze ve meyveleri tüketecektir,
İkincisi organik olmasına dikkat edecektir,
Üçüncüsü birden fazla ürün olmasını isteyecektir. Çünkü kendi çıkarları ile toplumun çıkarlarını özdeşleştirdiğinde en doğal tercihler böyle tezahür edecektir.
Bu bir nevi köylülerin küçük bostanlarındaki üretim yaklaşımını göstermektedir. Çünkü en doğal, en naif ve üstelik zevk ve kültür ile donanmış bir etkinliktir. Belki burada yapılması gereken bostanın sınırlarını köye, bölgeye yaymak, köylünün kendisinin yanı sıra kentide kapsayacak düzeyde üretim kapasitesine ulaşmak uygun olacaktır.
Tabii ki üretimin öznesi olarak köylünün mevcut tarzının da aşılması, ekip çalışmasına dönüşmesi, akademik, teknik destek yanı sıra organize işgücü ve makina ile takviyesi elzemdir. Ancak bu salt mühendislik tarzda, kazanç esaslı ve mesai saatleriyle sınırlı bir çalışma biçimi olarak tahayyül edilmemli. Aksine, katılım düzeyini, çalışma zamanlarını, yanı sıra toplumsal, siyasal, sosyal, kültürel, mesleki ve sanatsal bazda etkinlikleriyle işçi tüm sistemi desteklemeli. Zihni yapı ve katılım düzeyi bütünsel olmalı
Şunu unutmamak gerekir, gerek köye yaklaşımda gerek komün ve kooperatifler gündemleştirildiğinde hep klasik köy merkezli yaşam tasavur edildi. Ya da şu ana kadar, benimde anlatımım dahil, doğal ekonomik faaliyete değinilirken hep geleneksel, kırsal,köysel anlatımı çağrıştıran bir yaklaşım var.
Oysa oradan izler taşımakla birlikte günümüz şartlarında, yeni düşünsel bileşenler ve modern teknik şartları baz alınarak ve projeler geliştirilmesi gerekmektedir. Yine genç kuşaktaki değişim, düşünüş biçimi, eğitimi, olay ve olgulara yaklaşımı çalışmalar için büyük önem arz eder. Projeksiyonlar bu eksende hazırlanırsa çok yaratıcı ve etkili modellerin oluşumuna kaynaklık eder.

Üretim için gerekli mekansal yapının seçimi

Mekansal uygunluğundan dolayı mezralar, köyler ve şartları uygun olan ilçeler ilk elde tercih edilebilir. Yine kentlerin yakın çevresi buna dahil edilebilir. Ama ileride yeni kent mimarisi tasarlanırken, kent içinde de tarımsal bölgeler tercih edilebilir. Çünkü bu kentin bir merkezde yığılmasını önler. Betonerme yaşamın insan psikolojisine, trafiğe, ekolojik yapıya, hava değişimlerine ne kadar olumsuz ettiği sayısz örnekleriyle bilinmektedir. Daha da ötesi, bitkileriyle, hayvanlarıyla, bağ ve bahçeleriyle şehir adeta yeniden canlanır. Suni parklar, hayvanların adeta mahkum edildiği, tutsak olduğu bahçeler yerine. Canlıların bir arada olduğu, etkileştikleri yaşam alanları oluşturmak çok büyük katkılar sağlayacaktır. Ayrıca kentlerde yaşayan insanların bizzat üretim süreçlerine dahil olmaları, yeşil doğaya seyirci değil temas eden, etkileşen olmaları psikolojik, sosyal ve kültürel olarak da modern insan üzerinde oluşan stres, gerilim ve tekçiliği yok edecektir. Bunun kanıtlanmış bir sürü örnekleri olmakla birlikte hala kentte, bu şekilde ısrar edilmesi insanların, makinaların, binaların yığınağına dönüştürülmesi anlaşılır değil.

Mekanın kullanım hakkı

Kullanıma uygun mekanın kişisel mülkiyeti olabilir. Eğer mümkün ise ilk elde mülkiyet hakları korunmak kaydıyla arazi yüzey kullanımı birlikte değerlendirilmeli. Eğer bireyler mekanlarının kullanımının kişisel boyutundan ısrar eder ve bu şekilde toplu üretime tahil olmak istiyorlarsa. Mekan büyüklüğünün veya getirisinin bireyler ve guruplar arasında uçurum yaratmayacak düzeyde kullanımı esas alınmalı. Yani bir birey tüm üretimin yarısına hatta üçte birine sahip olan mekanın mülkiyetini elinde bulunduruyorsa ve onun getirisini de bedelini ödese dahi kendine almak istiyorsa bunun kabul edilmemesi gerekir. Ana ilke mutlak eşitlikçilik aranmaz ama uçurum yaratacak, farklılaşma yaratacak kadar bir bir mülkiyet ve onun getirisi de olmaz.

Üretim karakteri ve miktarı

Üreticiler öncelikle kendi topluluklarının ihtiyaçlarını esas alacak ürünleri tercih etmeli. Haliyle bir çok türün su ihtiyacı, hasat durumu vb şartlar gözetilerek uygun yerlerde ekimi sağlanmalı. Yine sağlıklı, kaliteli ve temiz olması elzemdir. Tüketim sürecinin uzun tutulabilmesi için kurutulabilir, konserve yapılabilir, stoklanabilir ya da işlenebilir ürünlerden oluşması daha uygun olur. Ama en doğru karar yerleşimcilerin belirleyeceği biçimdir. Tabii buna uygun mekan ve araçların temini gibi bir sorun da ortaya çıkar. Ortak kullanım mekanları, atölyeler, değirmenler, öğütme makinaları, kurutma sistemleri, depolar vb araçlar gerekebilir. Şartlara göre bunların temini, kurulumu ve kullanımı sağlanabilir. Hepsini gerçekleştirmek mümkün değilse, igili ihtiyaçlara cevap verecek araç ve mekanlar kiralanabilir ya da ilgili kuruluşlarla anlaşma yoluna giderek ürünün daha uygun fiyatlarda ve işlenmesi sağlanabilir.
Özellikle tek ürün üretimi önerilmemektedir. Hele hele endüstriyel ürünlerde yoğunlaşılmaması tavsiye edilir. Gerçekten dikkatli olunmalı. Çünkü salt tek ürün yeterli ve doğru değildir. Piyasa şartları, krizler, toplumsal talep ve ihtiyaçlar nedeniyle elde kalabilir, ya da spekülatif anlamda bir dönem için çok büyük getiri sağlayabilir. Ama bir sonraki yıl buna güvenerek aynı üretim yapılınca hüsran sözkonusu olabilir ki, bunun dünyada birçok örneği mevcut. Ürün çokluğu hem kendi bireysel ve toplumsal tüketimimiz, hem mübadele ve satış şartlarında farklı avantajlar sağlayabilir.
Yine tarımsal üretim süresince değişik desenlerde ürünlerin ekimi toprağın zenginleşmesine ve verimliliğin artmasına yol açar.
Hayvan ve hayvansal ürünler içinde benzer bir yöntem uygundur. Üretim yelpazesinde süt hayvancılığı ve ürünleri, kümes hayvancılığı, besi hayvancılığı hatta nehir ve göletlerin olduğu yerlerde balıkçılık yapılması uygun olur.

Tüketim standardı

İhtiyacın sınırı sadece ailenin ya da üretici topluluğun yiyeceği kadarıyla sınırlı değil. Bu bir nevi bostancılık olur. Yine birey, aile ve topluluğun ihtiyaç listesi oldukça geniş tutulmalı. Örneğin bir bireyin kendi bölgelerindeki üretiminden tüketim için alacağı miktar yanı sıra dışarıdan alınması gereken yiyecekler gerekli. Kıyafet, barınma ve şahsi olarak talep ettiği özel eşyalar da dahil. Tabii burdan klasik bir liste ve onu çağrıştıracak karne sistemi, mal dağıtımı gibi bir olay kesinlikle sözkonusu olmamalı.
Amaç asgari bir yaşam standardını sağlamak. Bunun için Türkiye’de uygulanan “asgari ücret sistemi” örnek alınabilir. Böylece bir bireyin, ailenin ve genel olarak topluluğun harcamalarının alt standardı belirlenmeli. Bu alt standardı ise kendileri kararlaştırmalı. Mesela buranın alt standardı Kürdistan ortalamasının çok çok üstünde olabilir. Önemli olan bunun uygulanabilir olması. Yani gideri karşılayacak kadar üretim miktarının elde edilmesidir esas olan. Hatta ailelerin kendi tüketimleri haricinde bir üretim fazlalarının daha olması gerekir. Bunu da satarak ya da mübadele ederek kendilerinin üretemediği, sahip olamadığı başka ürün temini için kullanmaları gerekebilir. Bir benzetme yapılırsa salt tüketim için 1 ton domates gerekebilir ama 3 ton üretilmesi gerekir. Bu dışarıdan temel ve yan ihtiyaçlar temin edilebilir. Yani üretimi hedeflenen ürünün bizim iyi koşullarda, yüksek bir refah düzeyinde ihtiyaçlarımızı karşılaması için kullanımı gerekir.

Bilgi teknikleri ve çeşitlilik

Üretim de ürün çeşitliliği, eğitim gelişim ve toplumsal yapıyı bir bütünlük içinde korumak için de avantaj sağlar. Yani ürün türdeşliği, ilişki türdeşliğini, haliyle toplum içinde de bir çeşitlenmeyi renkliliği getirecektir. Üretim teknikleri, bilgi ve tecrübenin paylaşımı, insanların değişik faaliyetler gösetererek yaşamlarına ve ilişkilerine renk katmaları, her üretim çeşidinin gereği olarak tesislerin, araçların, mekanların kullanımı, alım ve satım süreçlerinin farklılığından dolayı süreklilik arz eden uğraş, yine her bir birey ve gurubun ürün ekimi ve ya hayvan bakımı, mal alım süreçleri farklılıklar arz eder. Böylece mevsimlik çalışma yerine bütün yıla yayılan ama düzen ve istikrar gerektiren bir takvim de oluşur.
Böylesi bir zenginliği belki bir mezra, bir köy, ya da bir kasaba sağlayamayabilir. O yüzden işbirliğinin mekansal yayılımı birkaç köyü, mezrayı ya da kasabayı da içine alabilir düzeyde yayılmasında fayda var. Burada önemli olan organizasyondur. Önemli olan arazinin yüzeyinin değerlendirilmesidir. Bir köy hayvansal üretim de yoğunlaşıp diğer köylerdeki hayvansal üretime öncülük ederken, diğer köy meyve ya da sebze üretiminde odaklanabilir, birbaşka köy tahıl, ot, saman üretimine yönelebilir. Ayrı bir köy de bunların birkaçını da yapabilir. Ama hayvansal ve bitkisel üretime çalışabilir kesimlerin dahil olması, mobilize olması ve o eksende işe katılması önemlidir. Örneğin yazın tarımsal üretim, kışın ise hayvansal üretimin yoğunluğu dikkate alındığında işbirliği dahi mevsimlere ihtiyaca göre belirlenir. Detay boyutu ise köylüler, çalışanlar arasında belirlenecek bir konudur.
Aynı zamanda araştırma kurumları, üniversiteler, oda ve birliklerle birlikte hareket edilmeli, veteriner, ziraat mühendisleri başta olmak üzere birçok uzmanın çalışmalara katılması, hatta üretim sürecine, mesleki karakterleri ve fonksiyonu itibariyle, direkt dahil olmaları, isterlerse direkt yerleşmeleri teşvik edilmelidir. Böyce toplumun da renklenmesi farklılaşması, canlılık kazanması önem arz eder.
Kalifiye güçlerin süreçlere katılımı, aynı zamanda eğitim vermeleri, ürün bakım aşılama, araştırma ve geliştirme süreçlerinde öncü olmaları, özellikle halkı da katmaları önem arz eder. Brezilya, İsrail, Kanada’da bu yönlü ilginç örnekler var. Zamanla araştırmalarla çeşitli ürünler, üretim teknolojileri geliştirilebilir, hatta onlarla ilgili ülkelerle işbirliğine gidilir. Araştırma üretim süreçlerinde birlikte çalışma koşulları yaratılabilir.
Bir taraftan toprağa dayalı üretim yapılırken, şu an geliştirilmiş ve birçok ülkede uygulanan sera içinde birkaç katlı elektrikli üretim sistemleri mevcut. Bunlar ve benzerleri de denenir. Organik üretime, çevreye, doğaya uyumlu olması kaydıyla hayvansal çeşitlilikte de benzer arayışlara yönelmek tarım teknolojisi ve optimal üretimi tetikler. Yine bu çalışma sürecine katılan birey ve gurupları motive eder, sisteme katkıyı güçlendirir.

Toplumsal aktiviteler ve eğitim desteği

Yerleşimcilerin katılacağı eğitimler, seminerler, paneller, kültürel ve sanatsal etkinlikler ve festivaller gibi etkinlikler yaygın bir biçimde organize edilmeli. Bu yönlü çalışmalar olabildiğince teşvik edilmeli. Üstelik salt ürün üretimiyle ilişkili olmamalı. Toplumsal, siyasal, bilimsel konuları da fevkalade içerebilir. İnsanların talepleri, organize edebilme durumuyla ilişkili bir mesele.
Hele hele üretime başlangıç dönemleri, hasat başlangıcı ürün alımı ve kullanımı süreçlerinin başlangıç ve bitiş dönemleri sanatsal aktiviteler için büyük fırsatlar. Bu dönemlerin her biri ayrı ayrı kutlanmalı, etkinliklerle zenginleştirilmelidir. Müzik, folklor, tiyatro, resim, araştırma, bilim ekiplerinin oluşması ve spor müsabakalarına yönelik talepler tetiklenir. Bu yaşamın tüm alanlarda zenginleşmesine, canlanmasına yol açar. Üstelik bu faaliyetlerin tümü internet yayın yoluyla Lokal TV biçiminde örgütlenmesi başlıbaşına bir etkileşim, zenginlik ve yaratıcılık getirir.
Elbet okul eğitim sistemi oluşan yeni duruma uygun hale getirilmeli. Artık çocukların ailelerini, bölgelerini terk etmeleri yatılı bölge okullarına ya da salt bir köydeki okula da mahkum olmaları gerekmez. Temel eğitimdeki yıllardan sonra sürekli mobilize olan bir eğitimin içinde olmaları önem arz eder. Bir yandan üretim sürecine katılmaları teşvik edilmeli ki daha çok eğitsel amaç güdecek şekilde olmalı, bir taraftan kültürel, sportif ve düşünsel etkinliklere dahil olmaları sağlanmalı. Okul, laboratuvar, kültür merkezi ve spor platformları farklı mekanlarda ama ders programları itibarıyle koordineli sürdürülmeli.
Çocuklarla ayrı ayrı konuşulmalı. Mobilize eğitim sürecinde hangisine ne zaman ve nasıl katılmaları birlikte belirlenmeli. Ayrıca sosyal yönleri, kişilik gelişimlerinin desteği için bizzat bazı işler ve organizasyonlar onlara bırakılmalı. Kendileri tartışmalı, kararlaştırmalı, örgütlenmeli ve uygulamalılar. Bizzat içinde bulunduğum, tanık olduğum böylesi çalışmaların başarısının şaşırtıcı düzeyde sonuç alıcı olduğunu belirtebilirim.
Önem gösterilmesi gereken bir nokta da üretim bölgelerinin tüm topluma açık olması. Bundan dolayı kamplar, misafirhaneler ve konak yerlerinin yapılması önerilir. Örneğin kentlerin yoğunluğundan uzaklaşmak isteyenlerin, yine o bölge insanlarının, bu çiftlik mekanlarda bir araya gelmeleri, çiftlik ürünlerinden oluşan kahvaltıları, yemekleri paylaşmaları ve ordaki yaşama katılmaları çok önemli sonuçlara yol açar. Bunun örnekleri var detaylandırmak mümkün.
Yukarıda işle birlikte eğitim ve mekan tanımı da bir biçimde ortaya çıktı. Ama mutlak ve kesin olmamalı. Önemli olan bu eksende bireylerin, toplulukların yaratıcılıklarını kullanarak üretim, toplum, kültür, bilim faaliyetlerini birleştirerek yaşamı bütünsel bir biçimde ele almaları ve değerlendirmeleridir.

Çalışma ve iş bölümü

Nasıl bir şbölümü sistemi oluşacak. Bu büyük önem arz eder. Bu konuda katı kurallar almak, herkesi aynı kalıba koymak doğru değildir. Bu yüzden çok kesin belirlemeler yapmak yerine daha ziyade yaşanmış önermeler üzerinden gitmek mümkün.
Katılım sürecinde gençlerin rolü büyük önem arz eder. Gençlerin sistem içinde guruplar kurmaları bu bağlamda çalışma projeleri geliştirmeleri ve bizzat uygulamaya geçmeleri konusunda hiçbir engel yaratılmamalı. Aksine teşvik etmek, oluşacak mekanizmanın ana sürükleyicisi oldukları bilinmeli ve sorumlulukta öncelik onlara verilmeli.
Mesala Genç kadınlar kendi üretim ve çalışma alanlarını belirleyebilir. Getiri sağlamak kazanç elde etmek için birlikte bir proje geliştirip, uygulamaya sokabilirler. Hep tarımsal alandan bahsedildi ama belki onlar moda tasarım ve tekstille uğraşmayı tercih etmek ister. Ya da bir bölümü ihtiyaç duyulacak kayıt, takip büro, çalışma kontrolü vb teknik bürokratik işlerle uğraşabilir. Aksine sadece tarlada çalışmayı tercih edenlerde olabilir. Cinsiyet ayırmaksızın birbaşka gurup çevre düzenleme, mekansal analiz, mimari, bir bölümü veterinerlik, bir bölümü ziraat teknikleriy, bir başkası ise yönetim ve organizasyonun daha etkin ve verimli olması için uraşabilir. Başka bölümü araba tamiri, atölye işleriyle uğraşırken, öteki gurup bu bölgenin veya mekanın tüm işlemlerinin dışında örneğin bilgisayar programcılığına merak salabilir, yazılım eğitimi alabilir ve bunda yoğunlaşabilir. Bir başkaları ise elektronik araç üretim ve tamiri konusunda uzmanlaşabilir. Yaşlılar, anneler, orta yaştan insanlar da ihtiyaçlarına göre farklı etkinlikler ve çalışmalar örgütleyip icra edebilirler. Yemek yapanlar, dikiş nakış ile uğraşanlar, el sanatlarında yoğunlaşanlar, okumaya ilgi duyanlar, enstrüman çalanlar vb birçok uğraş olabilir, özellikle de özendirilmesi, teşvik edilmesi temel bir prensip olmalıdır.
Bütün bu ihtiyaçlarını yerine getirmek için her gurubun mekana, araçlara, ek eğitimlere de haliyle maliyet doğuracak aygıtlara da ihtiyacı olacaktır. Normaldir, bu hoş görülmeli, çalışma şartları yaratılmalı ve mali koşulların uygun bir biçimde oluşturulması için çaba gösterilmelidir.
Peki bunların genel üretim birimiyle ilgileri nasıl olacak? Asıl üretim nasıl yürütülecek? Herkes kendine bireysel veya gurupsal bir iş, bir çalışma alanı belirlemişse birlik içinde organize edilen üretim süreçleri nasıl realize olacak.
Bunun için bir “asgari çalışma zamanı”nın belirlenmesi gerekmektedir. Yaptığım hesaplara göre herkes günde asgari 4 saat çalışabilmeli. Mekana, işe va zamana göre bu artıp azalabilir. Ama bizim burdaki 4 saatimiz baz saat olsun. Neden 4 saat. uyku ile birlikte hesaplandığında günün yarısı eder. Günde dört saat çalışan haftanın 6 gününd 24 saat çalışmış olur. Günlerden biri mutlak dinlenme için şart. Ve bir çok biçimiyle bakıldığında kilit bir sayı olduğu görülür. Bu durumda bir kişi haftada birkez ve tam olarak 24 saat çalışabilir. Mesela köylerde hala patos işlerinin böyle olduğunu unutmayalım. Ama başka işte olabilir. Ya da bunu 12’şerden iki gün, veya hergün 4’er saat, 8’erden üç gün yapabilir. Hatta aylara ve yıllara vurarak bir mevsime sığdırabilir. Yani pratik ihtiyaçların gereklerine, projlere ve hedeflere göre esnek ve değişken olmalıdır. Bazı filozofların da bu zaman dilimine dair önerileri var. Ayrıca Fransız sosyalist hareketlerinin de böylesi belirlemelerini çalışma programlarına koydukları belirtilebilir.
Genel anlamıyla 4 saati baz olarak gösterdik ve bu bir örneklem. En doğru olanı belirlenen işler, mevcut işgücünun ve iş potansiyelinin bunu karşılama düzeyi, dışarıdan yapılacak takviyenin bedeli, yanı sıra gurupların yapmak istedikleri işin önemi, aciliyeti ya da ertelenebilirliği gibi faktörler göz önünde bulundurulur. Tartışılır kararlaştırılır. Tahmini olarak yapılacak işlerin toplam kaç saat olduğu, makina yoğunluklu veya emek yoğunluklu çalışma payı, bunun zamanı azaltması veya uzatması özellikleri analiz gerektirir. Sonuç itibariyle kişi başına çalışma süresinin nekadarına tekabül ettiği belirlenir. Yine katılımcıların yaşlarına, becerilerine ve fonksiyonlarına göre nasıl olması gerektiği ilgili kişilerin hesaplamaları ve bunun tartışılarak paylaşımı ile değerlendirilmesi gerekir.
Çalışma sürecinde demografik şartlar büyük önem arz eder. Evlilik, çocuk ve bakımı, yaş, ihtiyaç düzeyi, cinsiyet, bireyin iş talep düzeyi, katılım isteği vb faktörlerde belirlnmeli. Böylece bir çok kesimin işe katılımı farklılık arz etse de hesaplama teknikleriyle, görüşüp tartışmalarla daha da önemlisi tecrübi süreçlerle netleşir.

Finans ve örgütlenme

Peki bütün bunlar nasıl finans edilecek ve örgütlendirilecek? Ençok tartışılan, en çok kaygı duyulan nokta burası olmakla birlikte, kanımca en rahat olunması gereken konu bu olmalı. Çünkü hedef berrak hale getirildikten sonra, ona nasıl ulaşılacağı tali kalır.
Fakat realiteden hareketle bazı önermeler yapmakta fayda var. Ancak bu çalışmanın şekli ve içeriği kooperatifle ilişkilendirilmeyecek bir boyuta ulaşıyor. Birincisi kafamızda sabitlenen bir kooperatif biçimi var. Önyargılar, ideolojik yaklaşımlar ve daha da önemlisi devletin pençesine düşme tehlikesi ortadadır. Çünkü devletin kooperatifleri tanımlayan yasa ve yönetmelikleri var. Şartlara uyulduğu takdirde bazı finansal destekler de vermektedir. Buna tabii olunduğu andan itibaren de yukarıda sergilenen önermeler veya benzer eylemlerin hiçbiri gerçekleşmez. İkincisi parasal çözüm arayışı bir tuzaktır. Para katılıma dayalı bir inlayışı, emeğin kullanımı ve bütünselliğe dayalı dengeleri alt üst eder. Üçüncüsü kooperatifin bilinen biçimi ya da ona benzeyen işletme türleri ve o eksende yapılacak önerme kapitalist sistemin içinde rekabet gücünü artırmaktan ibarettir ve buda çalışmanın hedeflerine ve ruhuna hitab edemez. Hatırlatmak isterim ABD’de 120 milyon kooperatif üyesi olduğu söyleniyor. Kooperatif banklardan, kooperatif çiftliklere, kooperatif marketlere kadar birçok çeşit mevcut. Hatta kriz dönemlerinde en dayanıklı kurumların kooperatifler olduğu ispat edilmiştir. Ama bütün bu kooperatiflerin amacı büyük firmalarla rekabet edemeyen, tüccarların elinde oyuncağa dönüşen küçük ölçekli üreticilerin, güçlerini birleştirmesi, örgütlenmesi ve bunlara karşı dayanıklı olmasıdır. Bu anlamıyla da başarılı oluyor ve ABD’den Japonya’ya, Avrupa’ya kadar bir çok çeşidine rastlamak mümkün. Ama sonuç itibarıyle hepsinin sisteme entegre olduğunu görüyoruz. Yine yoğun olarak parayı kullanmaları, ucuza mal edip, karı hedeflemeleri onları sistemin payandasına dönüştürüyor. Ispatlandığı biçimiyle dayanışma yönünü örnek olarak kabul etmek gerekir. Zaten kooperatif kelimesi anlam itibarıyle işbirliğini esas alıyor.
Ancak değinilen bütün kooperatiflerin yönetimi, gelir paylaşımı ve katkılarına bakıldığında herhangi bir firmadan, şirketten farklı olmadıkları ortaya çıkıyor. Çünkü yönetim belli kesimlerin ellerinde toplanıyor. Yönetim ve yürütmesinde bir bürokratik güç hakim oluyor. Çalışma işçiliğe ve ücrete dayalıdır. Kaynaklar devlet, ticari banka ve kooperatif bankalardan sağlanıyor. Halkın katılımı salt kongre dönemlerinde ve kural olarak varsa, belli dönemlerde toplantılar biçiminde oluyor. Ama etkin bir katılım değil. Daha çok bilgilendirme, yönlendirme ve oylama, onaylama biçiminde süreç işliyor.
Buna karşılık bizim önermeyi esas aldığımız çalışma sistemi kendi zorunlu finansal ihtiyaçlarını öz kaynaklarından yaratmalıdır.
Hatırlanırsa sık sık ürün çeşidi ve miktarının kendi tüketim hacminin birkaç katı olmasını önermiştim. Amacım bunun mübadeleye sokulmasıdır.
En iyi mübadele aracı aslında paranın kendisidir ve ilk çıkış amacı da buydu. Ama şimdi alınıp satılan bir nesneye dönüşmüş. Borsa, banka, ticaret, kur sistemi nedeniyle ürün karşılığı reel olmaktan çıkmıştır. Mevcut mübadelede kullanıldığı anda sorunların da başlangcı olur. Hem halkımızın durumu da aşikar ve ekonomik kaynaklar pek de para yetiştirmeye uygun değil.
Öyleyse “ürün mübadele endeksi” olarak önereceğim bir değişim sistemi geliştirmek mümkün. Şöyle izah edilebilir; Örneğin buğdayı değişim aracı olarak sabitleyelim. Yani bir nevi para olsun. Ve onun bir kilosuna da 100 rakamını verelim. Buna göre diger ürünlerin temsili olan rakam, puan, fiyat, değer biçiminde belli olur. Mesela arpa 70, saman 20, domates 120, pamuk 160, pirinç 190 birim olur. Peki bu rakamlar neye göre belli olacak? Dış piyasada parasal değerlerin kilo fiyatları baz alınabilir. Örneğin 100 dediğimiz buğdayın piyasa da fiyatı 1 Tlye tekabül ettiğini varsayalım. Öylese domates 1,2 tl, saman 70 kuruş olur.
Çünkü bizim paramız olmadığını, ya da paramızı kendi ürünlerimize harcamamak için mal değişimini öneriyorum. Detaylandırırsak bir birey ya da gurup sahip olduğu domates, elma ve buğdayın fazlasını vererek karşılığında tercih ettiği kendinden olmayan mallardan örneğin peynir, yağ alabilir.
Kendi iç değişimini gerçekleştirdikten sıra dış değişime gelmektedir. İçeriden her malı almak mükmün değil. Öyleyse dışarıya eldeki fazla ürünün sunulması lazım. İşte bu noktada Pazar kurallarına uyulur. Kooperatifin benzer bir biçimi ortaya çıkıyor. Ya bizzat pazara sunularak, ya anlaşmayla bir firmaya, bir kuruluşa, bir marketler kooperatifine veya çok ortaklı bir işletmeye ürün veya ürünler satılabilir. Bunun parasal geliri de herkesin ihtiyacı ve katılımı karşılığında pay edilir.
Yukarıda asgari geçim standardı örneğini vermiştim. Öncelikle herkesin asgari ihtiyaçlarına tekabül eden, birey başına bir para alması gerekir. Bunun normları birçok ülkede var ve baz alınabilir. Geri kalan bir bakiye sözkonusu olabilir. Olması da hesaplanmalı çünkü başlangıç sürecindeki planlama bunu esas almalı. Yoksa riskli bir durum ortaya çıkar.
Biz ek bir bakiyenin olduğunu varsayarak önermemizi geliştirirsek, bu miktarın bireylerin ve gurupların çalışmalara katılım süreçlerine, özelliklerine ve gelecek planlarına göre paylaştırılmasını öngörmekteyiz. Yani emek yoğun çalışanın kaç saatini verdiğine, arazisi olanın ne kadarını halka açtığına, traktörü olanın ne kadar kullandırdığına, evi olanın ne kadarını topluma açtığına, bilgi ve tecrübesi olanın bunu ne kadar eğitim ve üretim süreçlerinde paylaştığına, mesleki bilgi ve becerisi olanın bununla teknik zorlukları ne kadar kolay aşmaya yardım ettiğine ya da benzer kriterlerle pay edilmesi sağlanabilir.
Çok ciddi uçurumlar olmamak kaydıyla, ya da adalet duygusu zedelenmemek şartıyla katılım farklılığından dolayı paranın da farklı dağıtımı gereklidir, normaldir. Ama bunun kriterleri standartları kapitalist ülkelerde de, sovyet deneyimlerinde de, bazı şirketlerin çalışma tarzında, çeşitli ülkelerin kooperatiflerinde, İsrail’deki kibbutzlarda, Türkiye, Arap ülkeleri gibi devletçi ekonomi dönemi deneyimlerinde de var. Bunlar incelenerek bir paylaşım bazı, kriteri belirlenebilir.
Başta dile getirilmeyen bir soruna burada değinelim. Örneğin bu işin başlangıcı için para gerekmeyecek mi? Bu işe başlamak için kaynak nerden bulacağız. Belki traktörü, arazi kullanım olanaklarını, evlerini katılımcılar pay edebilir. Emekleriyle de katılım sağlayabilirler. Buna rağmen bazı giderler olacaktır ve bunun için dışarıya para verilmesi kaçınılmazdır. İşte ilk kuruluşta katılım sağlanırken belli bir bütçenin oluşturulması gerekir, hatta zaman zaman bu bütçenin takviye edilmesi gerekebilir. Yine traktörün mazot parası, elektiriğin, telefonun, internetin parası gibi süreklilik arz eden giderler var. Bu genel sistemin bir borcudur. Borç para ister üyelerden toplanmış olsun, ister dışarıdan fark etmez. Bu ürün satımının bir miktarı borç karşılığında ödenmelidir. Şartlara göre taksitlere, yıllara dağılabilir, gerekirse bir defada da ödenebilir. Bu artık işlerin pratik şartlarına göre belirlenecek bir eylemdir. Yani finansal kaynak sağlayan kesimler mağdur edilmemelidir.
Bu sistemde iç ilişkilerde paylaşımcı, dayanışmacı bir mekanizma, dış ilişkilerde ise sistemin şartlarına belli ölçülerle uyan bir işleyiş karakteri ortaya çıkar. Aslında bu dış sistemi dağıtmadan, çatışmadan kendi sistemini kurmanın bir ön girişimidir. Hatta yukarıda bahsedilen mübadele indeks sisteminin karşılığı olan kağıtlar itibar görebilir. Başka birlikler de buna dahil olabilir. Bazı devlet kurumları, firmalar bunları önemseyebilir. Ortaya çıkan iş ve üretim potansiyelinden yararlanmak için anlaşma yoluna gidip şartları kabul edebilirler. Önemli olan sistemin kendi iç birliğini koruyup dişarıda da güçlü ve direnç sahibi olmasıdır. Gücü hem toplumsallığından, hem üretiminden, hem tecrübe ve birikiminden gelecketir. Bir de kendi içinde arayışlar keşiflerle çeşitlendiğini geliştiğini düşünsek, bir olasılık olarak herkes firmaları terk edip bu sistemlerde kendilerine yeni bir yaşam kurabilir. Ya da firmalarda daha duyarlı daha kapsayıcı bir yöntem geliştirerek ekonomik ve toplumsal şekillenmeye yeni bir biçimde dahil olabilir.