Press "Enter" to skip to content

Bedran Denîz: Batının kurumsallaşmış refahı ile yoksul ülkelerin kalkınması arasındaki bağ

Dünya üzerinde gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki refah düzeyi farkı ve yoksulluk gibi konular on yıllardır çözülebilmiş değil. Gelişmiş ülkelerin, yoksul ülkelerden gelen göçmenler için çoğu zaman hayatlarını riske atma pahasına önemli bir istikamet olduğu bilinen bir gerçek.

Ancak, refah düzeyi yüksek toplumların en zenginlerinin kendi ‘yoksullarına’ gösterdiği iyi niyet, dünyanın diğer ucunda ikinci bir öğün yemeği olmayan insanlar için çok görülüyor. Yoksulluk sorununun nasıl çözüleceği de genelde sadece refah düzeyi yüksek batılı ülkelerin çıkarları gözönüne alınarak tartışılıyor. Bu durum her ne kadar yoksullukla mücadele eden ülkelerle dayanışma içindeki birçok kesim tarafından hor görülse de, batıda var olan refahın gelişmekte olan ülkeler için bir ‘avantaj’ olduğunu düşünenler de var.

Alman sosyolog ve siyaset bilimcisi Erich Weede, Avrupa başta olmak üzere batılı ülkelerde var olan ‘aşırı göç’ korkusunun varlığına dikkat çekerken, bu ülkelerdeki refah düzeyinin gelişmekte olan ülkelerin kalkınması için bir ‘avantaj’ olabileceği görüşünde. Weede, batıda var olan kurumsallaşma ve refah düzeyinin tehlikeye girmemesi için ise, göçmenlerin eğitim ve mesleki alanlarda başarılı olabilmelerinin sağlanması gerektiğini savunuyor.

REFAHTAN PAY ALMA İSTEĞİ VAR AMA UYUM YOK

Erich Weede’nin Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde yayımlanan ‘Dünyadaki yoksulluğu nasıl azaltabiliriz?’ başlıklı makalesine göre, genel olarak batılı ülkelerin sosyal normları, mülkiyete sağladıkları güvenlik ve ekonomik gelişmişlik daha yoksul ülkeleri çekiyor. Ancak, yoksul toplumlar daha zengin olan batılı ülkelere ekonomik refah nedeniyle göç etmeyi tercih ederken, bu toplumların göç ettikleri ülkelerin kültürlerini benimsemek ve ya asimile olmak istedikleri anlamına gelmiyor. Burada çekici olan nokta, göçmenlerin daha çok ‘Batılı ülkelerdeki refah düzeyine katılma isteği’. Zira, batılı toplumlara uyumda en çok zorlanan toplumlar, genellikle ekonomik olarak daha yoksul olan ülkelerden geliyor.

‘HOMOJEN VE ZİNCİRLEME GÖÇ’ UYUMU ZORLAŞTIRIYOR

Erich Weede’ye göre, refah düzeyi yüksek ülkelerin kurumlarının ani ve büyük çapta bir göç akınını kaldırıp kaldıramayacağı da başlıca bir sorun. Göçmenler, geldikleri ülkelere kendi normlarını, davranış biçimleri, kültür ve geleneklerini de taşıyorlar. Göçmenler kendi ülkelerindeki etkilerden ne kadar izole bir biçimde yaşarlarsa, geldikleri ülkelerdeki uyum ve asimilasyon baskısı da o denli artıyor ve rahatsız edici bir hal alıyor. Göçmen kabul eden ülkelerin kurumlarının içine gireceği tehlike, mümkün olduğu kadar daha çeşitli kültürlerden ve çok az sayıda göçmeni alması halinde hafifletilmiş olacak.

Aynı köyden, aileden ve ya ülkeden insanların toplu halde bir ülkeye göç etmeleri, bu ülkenin uyum ve ya asimile temposunu yavaşlatıyor, çünkü göçmenler yabancı bir ülkede genellikle kendi ülkesinden insanlarla içiçe ve kendine has alışkanlıklarıyla yaşayabiliyor. Aynı ülkeden gelen göçmenlerin sayısının çok olması ‘paralel toplumların’ oluşmasına yol açarken, geldikleri ülkelerin dilini daha az öğrenmelerini de beraberinde getiriyor.

“GÖÇMENLER ÖNEMLİ BİR KATKI SAĞLAYABİLİR”

Erich Weede, bu nedenle de göçmenlerin mümkün olduğunca farklı ülkelerden seçilmesini tavsiye ediyor. Weede’ye göre, yoksul ülkelerden toplu göç ve aynı ülkeden gelen zincirleme göçler batılı ülkelerin kurumsal güvenliğini tehdit edebilecek boyutlara ulaşıyor. Weede, bunun için de göçmenlerin uyumunun hızlı olması gerektiğine dikkat çekiyor. Buna göre, göçmen çocuklarının eğitimindeki başarı ve ya yetişkinlerin mesleki alandaki başarıları, batılı ülkelerin kurumlarının yeni göç alımlarında daha az destabilize olacağının altını çiziyor.

Weede, Kanada ve Avustralya gibi göçmen kabülünde belirli şartlar arayan ülkelerde göçmenlerin daha çabuk istihdam piyasasına katılmasını ve bu sayede uyum ve ya asimilasyonun başarılı olmasını örnek gösteriyor. Weede’ye göre, ABD’de de görüldüğü gibi göçmenlerin eğitim ve mesleki hayattaki başarıları bu ülkelerin zaten var olan refah düzeyine de katkı sunuyor.

Alman sosyolog ve siyaset bilimcinin dikkat çektiği bir diğer nokta ise göçmenlerin geldikleri ülkelerdeki iş piyasasına uyumu ile teknolojik alanlara olan ilgileri arasındaki bağ. Buna göre, bilgisayar kullanımında yetkin olan, eğitimli, disiplinli ve öğrenmeye meyilli göçmenler, geldikleri ülkelerde daha kolay bir biçimde istihdam imaknı yakalıyorlar. Erich Weede, beden gücüne dayalı mesleklerin giderek önemini kaybettiğini ve bu tür mesleklerde çalışmak amacıyla gelen göçmenlerin ‘esas kurbanlar’ olduğuna vurgu yapıyor.

(BATILI) KENDİ REFAHINI BAŞKALARININ YOKSULLUĞUYLA SATIN ALABİLİR Mİ?

Erich Weede, refah düzeyi yüksek ülkelerin gelişmekte olan ülkelerden gelecek toplu göçlere karşı savunmaya geçmesinin sadece ‘var olan kurumsallaşmanın ve buna bağlı gelişen refahın korunması ile açıklanamayacağını söylüyor. Weede, böyle olması durumunda, toplu göçlere karşı sınırlamalardan yana olan zengin batılı ülke vatandaşlarının ‘vicdan azabı duyması’ gerektiğini yazarken, “Kendi refahını ve etkinliğini ‘gelişi engellenen’ insanların içinde bulunduğu yoksunlukla satın alabilir miyiz?” sorusunu soruyor.

EKONOMİK ‘GERİ KALMIŞLIK’ BİR AVANTAJ OLABİLİR Mİ?

Ancak Weede’ye göre, gelişmekte olan ülkelerin refah düzeyinin artması için ‘belki de’ zengin ülkelerin şu anda yakaladığı refah düzeyinin korunması daha da avantajlı. Weede, bu teorisine gerekçe olarak, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerden yaptıkları teknoloji transferi ve buralardan gelen yatırımlar sayesinde ekonomilerinin daha hızlı büyümesini gösteriyor. Yani yoksul ülkeler, ‘geri kalmışlığı’ bir avantaj olarak kullanabiliyor ve bunun için de kurumsallaşmış ve teknolojik olarak ilerde olan ve zengin bir alıcı potansiyeli olan batılı ülkelerin varlığı aslında gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasındaki geçiş aşaması için bir zorunluluk.

19’uncu yüzyıl Japonya’sını buna örnek gösteren Erich Weede, Japonya’nın batıdan aldığı teknolojiyle ekonomisini güçlendirdiğini hatırlatıyor. Gelişmekte olan ülkeler, teknolojinin yanı sıra batıdan aldıkları bilgi paylaşımı ve normlarla da ekonomilerini geliştirme imkanı buluyorlar. Ücretlerin daha düşük olması nedeniyle dış yatırımlara daha açık hale gelirken, hem daha rantabl olan sanayiye önem veriyorlar hem de ürünlerini daha pahalı olan zengin ülke pazarlarında satma imkanı bulabiliyorlar. Weede, Doğu Asya ülkelerinin bazılarının sırf bu sayede ihracata dayalı olarak ekonomik geri kalmışlıklarını azalttığını ve ya batılı ülkeler ile aradaki farkı büyük oranda kapattığını hatırlatıyor.

Alman bilim insanı, gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik ‘geri kalmışlığın’ bir avantaj olarak görülmesi durumunda, bu ülkelerin batıdaki istikrar ve refahın korunmasından yana olmasını da istiyor. Erich Weede, bu nedenle batılı ülkeleri de uyararak, yoksul ülkelerden gelecek toplu göçlere karşı alınan önlemlerin sadece kendi vatandaşlarının refah düzeyini korumaya indirgenmemesini istiyor ve bunun yoksul ülkelerin de çıkarına olduğunu vurguluyor.

‘GÖÇ DALGASI TEHLİKESİ’ YOK AMA HENÜZ GEÇMEDİ

Weede, batıdaki zenginliğe rağmen gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyüme oranlarının daha yüksek olmasının, bu ülkelerdeki yetişecek yeni nesillerin batıdaki dar gelirlilere oranla daha iyi bir yaşam standardına ulaşmasını sağlayacağını da savunuyor. Weede, batıda gelişen tıbbın gelişmekte olan ülkelere olumlu etkisini de buna örnek gösteriyor.

Var olan bilgilere dayanarak, batılı ülkelerin bir toplu göç tehlikesi ile karşı karşıya olmadığını kaydeden Erich Weede, buna rağmen Akdeniz’de yaşanan göçmen dramlarından yola çıkarak, batının henüz bu ‘tehlike dalgalarını’ atlatmış olmadığını düşündüğünü de kaydediyor. Weede, özellikle Afrika’da artan nüfus ve gelişmekte olan ülkelerde var olan göç etme isteğinin, batılı ülkelere doğru bir göç dalgasını olası kıldığına da işaret ediyor.

SOSYAL DEVLET POLİTİKALARININ GÖÇTEKİ ROLÜ

Avrupa başta olmak üzere batılı devletlerde var olan sosyal devlet politikalarının gelişmekte olan ülkelerdeki insanları çektiğine dikkat çeken Erich Weede, bu nedenle de batının ‘işsiz bir hayat’ tasavvur eden kişiler için de çekici olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca, sosyal devlet hizmetlerinin düzeyi, göçmenlerin geldiği ülkelerdeki hayat şartlarına göre ele alındığında bu çekicilik daha da artıyor.

Weede, bu konuda “Sosyal haklardan yararlanmak sadece göçmenlerin uyumunun yavaşlamasına hizmet ediyor. Genel olarak Amerika Birleşik Devletleri (AB) Avrupa’ya göre göçmenlerin uyumunda daha başarılı, çünkü oradaki sosyal devlet Avrupa’daki düzeyi yakalamadı. ABD, Başkan Obama döneminde de devam eden toplu sınırdışılar ile de Avrupa’dan ayrışıyor ki, bu Avrupa’da yaşanmadı.

“’GENÇ NÜFUSU AZALAN ÜLKE GÖÇMEN ALMALI’ TEORİSİ YANLIŞ”

Erich Weede son olarak, ‘Avrupa ülkelerinin toplumun giderek yaşlanması ve ya nüfusunun azalması nedeniyle artan işgücü nedeniyle yoksul ülkelerden göç alabileceğine’ ilişkin yaygın teoriye de karşı çıkıyor. Weede, bunun bu ülkelerdeki uyum ve ya asimilasyon kapasitesini zayıflatacağı uyarısını yapıyor: “Avrupa’nın birçok büyük şehrindeki okullarda ve ya bazı semtlerinde de gördüğümüz gibi, kendi genç nüfusu ve ya işgücü azalan bu ülkelerin uyum ve asimilasyon kapasitesi zayıflıyor. Bunu dikkate almayanlar, öncelikle (batılı) ülkesindeki kurumsal istikrarı ile yerli ve ya yabancı kökenli vatandaşlarının refahını da tehlikeye atar. Tabii nihayetinde, ‘geri kalmışlığın’ avantajlarından yararlanan ve (Avrupa) içeri girmesine izin verilmeyen insanların da refahını.