Press "Enter" to skip to content

DOĞAL TOPLUMDA EKONOMİ

İlk Ekonomi Olarak Ev Yasasının Gelişimi

Ekonomi insan toplumunun beslenme, barınma, savunma konularını kapsayan yaşamsal bir alan olmaktadır. Toplumsal varlığın maddi anlamda kendini sürdürebilmesi, manevi değerlerin yaratılması bu alana bağlı olarak gelişmektedir. Bunun için ekonomi bütün toplumsal varlığı gerçekleştiren bir olgu olmaktadır. Tarihsel toplumun her döneminde toplumun ekonomik yapısının karakteri, var olan toplum-devlet sistemlerine göre farklılıklar göstermiştir. Doğal toplumda gelişen toplumsal ekonomi, devletli uygarlığın gelişimiyle birlikte özünden uzaklaştırılarak, gerçekte ekonomi olmayan ekonomi geliştirilmiştir.

Evrensel oluşumun bir parçası olan doğada yaşamın varlığı tüm canlıların beslenme, savunma, üreme güdüsü türlerin özelliklerine göre farklılıklar gösterir. Dolayısıyla ihtiyaçların karşılanması da farklılıklar gösterir. İnsan açısından bu ihtiyaçların karşılanması başlangıçta çok zorlu olmuştur. Toplumsallığın gelişimi ile bu durum önemli ölçüde aşılmıştır. Komünaliteye dayalı ortak yaşamın geliştirilmesi ile insan yaşamında çok yönlü gelişimin önü açılmıştır. Doğa karşısında kendini koruyamayan, besleyemeyen insan böyle bir gelişme ile doğa içerisinde ikinci bir doğanın (toplumsallaşmanın) gelişimine vesile olmuştur. Yeni toplumsal oluşumun yaratıcısı, yürütücüsü ise kadın olmuştur.

Topluluğun fiziksel varlığı için gerekli yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasında kadın başat rol oynamaktadır. Çocukları doğuran, besleyen, koruyanın kadın olması, onun türün varlığını sürdürmesinde çok önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Kadının çocuklarını doğadaki tehlikelerden koruma içgüdüsü onu arayışlara itmiştir. Kadının biyolojik ve duygusal zekâsının karakteri ise yaşamı kurma ve geliştirmesinde yaratıcı olmasını getirmiştir.

Toplumsal varlığın bir koşulu olan beslenme ihtiyacının karşılanması, bunun ifadesi olarak ekonomi biliminin oluşması, bir sisteme kavuşması kendiliğinden oluşmamıştır.  Neolitikle yerleşik yaşama geçiş, tarım ve köy devrimi birbirinin varoluşunu tetikleyen olgular olarak gelişmiştir. Ekonominin temeli bu dönemde devrimsel bir gelişme olan evcilleştirilen hayvan ve bitkilerden bağımsız ele alınamaz. Kadının toplum yaşamında beslenme ihtiyacına getirdiği çözüm, hayvanların evcilleştirilmesi ve bitkilerin yetiştirilmesidir. Bu ise kadının tarihsel tecrübesinin sonucudur. Kadın doğada bulunan ve insana birçok yönden faydası olan hayvan ve bitkileri evcilleştirerek, yeni bir yaşam akışını geliştirmiştir.

Evcilleştirilen hayvan ve bitkilerle yeni bir yaşam olan köy yaşamı oluşturulmuştur. İnsanlığın en temel yaşam formu olan tarım ve köy kültürünün hayvansal ve bitkisel üretimi böyle gelişmiştir. Bu yaratımlarla Mezopotamya’nın Toros-Zağros silsilesinde insanlık açısından yeni bir devrim yaşanmıştır. Neolitiğin köy-tarım ve dil devrimi kadın öncülüğünde gelişerek, insanlığın yaşam akışını değiştirmiştir. Yaşamın yaratıcı anası olan kadın, bu dönemde toplumsal yaşamın temelini oluşturan yeni bilimlerin gelişmesine de öncülük yapmıştır.

Yeni köy tarzıyla üretim, elde edilen gıda ve diğer yaşamsal ihtiyaçların birikimi göçebe toplumun avcılık ve toplayıcılık tarzına göre daha verimli olmaktadır. İlk ekonomi yani ev yasası nasıl geliştiği incelendiğinde bunun toplum açısından devrimsel bir gelişme olduğu görülecektir. Hayvansal ve bitkisel üretimin daimi olması geliştirilen kurallarla mümkün olmuştur. Kullanım ve tüketime yönelik bazı kıstaslar konulmuş,  ortak yaşamın düzenli ve sürekli olması için kadın çalışma, beslenme, cinsellik gibi birçok konuda kurallar geliştirmiştir. Aksi halde ekonomik yapı belki de gelişmeyecektir. Toplumda ev yasası olarak gelişen bu kurallar aynı zamanda manevi değer yargıları olarak da anlam kazanmıştır. Toplumun ahlaki politik karakteri bu şekilde yapısallık kazanmıştır.

Örneklendirecek olursak; ilk kural sütünden, yününden, farklı şekillerde ürünlerinden faydalanılan hayvanların kesilmemesidir.  Avcılık toplumunun anlayışı temelinde her hayvan kesilip yenilseydi, evcilleşen hayvanların soyu kısa zamanda tükenerek tekrardan avcılık ve göçebe yaşama dönülme riski kesinlikle kaçınılmaz olacaktı. Bu tehlikeliyi sezinleyen ana kadın yetiştirdiği hayvanları kesip yeme yasağını getirmiş, hayvan ancak verimsiz duruma geldiği zaman kesilmesine izin vermiştir. O da tüm hayvanlar için değil, günümüzde eti yenilen hayvanlar için bu kuralı getirmiştir.

Aynı şekilde toplumun evcilleştirdiği hayvan ve bitkilere karşı sorumlu olma anlayışını da yeni yaşamın gerekliliği olarak öngörmüştür. Çünkü evcilleştirme olayı kendiliğinden gelişen bir durum olmayıp insan bilinci ve emeğiyle gelişmektedir. İnsanlar hayvanları kendi yaşam alanlarına yakın besleme, koruma emek ve çabası sonucunda ürün elde edebilmektedir.

Bunun içinde geliştirilen diğer bir kural ise; topluluğun kolektif çalışması ile hayvanların beslenmesi ve bitkilerin yetiştirilmesidir. Hayvanlara yemlerinin verilmesi, otlatılması, geceleri barınaklarına konulması, sütünden yararlanma, yününden ya da derisinden faydalanma durumları bir çırpıda olmamaktadır. Bitkiler için de aynı zorlu aşamalar gereklidir. Toprağı sürmeden itibaren, tohumun toprağa ekilmesi, sulanması, yabani otlardan temizlenmesi, yabani hayvanlardan korunması, zamanında ürünleri toplama başlı başına bir yılın yarısını almaktadır. Ekim işini ağırlıklı ana kadın yapsa da ürünlerin toplanması toplumun kolektif çalışması ile gerçekleşmektedir. Bu kadar zaman içerisinde yoğun bir emek ve gözetim sonucu elde edilen ürünlerin korunması ise kendi başına farklı bir iş olmaktadır. Ürünlerin özelliklerine göre farklı şekillerde muhafaza edilmesi, toplumun uzun kış aylarında aç kalmaması için idareli ve dengeli dağılımı ise farklı bir özeni getirmektedir. Aynı şekilde gelecek yılın bahar ayında bitkilerin tekrardan ekilmesi için tohumlarının kaldırılması daha başka bir iş olmaktadır. Tüm bu durumlar bir günün ya da bir yılın farklı zamanları içerisinde gerçekleştirilmesi gereken çalışmalardır. Ana kadın topluluk içerisinde görev dağılımını yaparak, iş bölümünü de geliştirmiştir.

Aynı şekilde bahar ve yaz mevsiminde bin bir emekle elde edilen ürünlerin kışın bozulmaması için yöntemler bulunmuştur.  Özellikle tüm ürünlerin toprakta kazılan ambarlarda (çukur) korumaya alınması ve tutumlu kullanılması gibi geliştirilen faaliyetler ilk ekonominin temel yasaları olarak gelişmektedir. Bitki ve hayvandan elde edilen bir ürünün geçirdiği aşamalar ve tüketime hazırlanması ekonomi biliminin temelini oluşturmaktadır. Bir bitkinin ekilip, ürün alınacak aşamaya gelmesi sıradan bir iş olmayıp bir bilinci gerektirmektedir. Yanlış bir yöntemin kullanılması, harcanan emeklerin boşa gitmesine neden olabilecektir. Tohumun zamanında ekilmemesi demek ürünün olmaması ve kışın toplumun aç kalması anlamına gelmektedir. Bu konuda uzun tarihi bir tecrübeye sahip olan kadın, her bitki türünün hangi zamanda, nasıl ekilip ve biçileceğini bilmektedir.

Yaşamın ekonomik ve diğer alanlarında kadının geliştirdiği kurallar kadının yaşamı var kılan yasaları olarak şekillenmiştir. Bitkisel ve hayvansal üretimin başarılı sonuçlanması için çaba harcayan kadın buna bağlı olarak mevsimleri keşfetmiş, matematik bilimini de geliştirmiştir. Tarihsel mitolojilerde dile gelen İnanın “104 Me” si üzerine savaşların geliştirilmesi, gelişen yaşam bilimlerinin öneminden dolayıdır. Çünkü gelişen yeni ekonomi bilimi basit bir olay olmayıp, baştan sonuna kadar ustalık, özen ve emek gerektirmektedir. O nedenle kadının ihtiyaçlar temelinde geliştirdiği kurallar süreklilik kazanmıştır.

Neolitik dönemin tarım ve köy kültüründe at, eşek, öküz, camış, inek, deve en önemli üretim araçları konumundadır. Toplumun fiziki gücünden yararlandığı bu tür hayvanların korunması ve beslenmesine yönelik geliştirilen kurallar söz konusudur. Bu sayede insan emeği daha üretken olmakta, daha az zamanda daha fazla iş yapmakta, ürün ortaya çıkarmaktadır. Aynı şekilde temel besin kaynaklarından biri olan yine hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanılan bitkilerin kullanımı ve korunması konusunda da ana kadın kurallar geliştirme ihtiyacı duymuştur.

Önder Abdullah Öcalan; “Kadın etrafında ilk yerleşik tarımsal ailelerin doğması ve çok az da olsa başta dayanıklı gıdalar olmak üzere saklama, ambarlama imkânı ile birlikte ekonomi doğmaktadır. Fakat bu tüccar ve pazar için bir birikim değil, aile için bir birikimdir. İnsani olan gerçek ekonomi de bu olsa gerekir. Ekonomos, ekonomi, kadın işidir, üretime dayalıdır, ekonomist de bu işi yapandır, ekonomist kadındır. Ailenin maddi geçim kurallarını, çevresini, malzeme ve diğer materyallerini ifade etmektedir. Ekonomiyi sosyolojik açıdan anlamlı değerlendirmek istiyorsak, en doğru yaklaşım, Ekonomi biliminin de kadın biliminin bir parçası olarak geliştirilmesi olacaktır. Ekonomi baştan beri kadının asal rol oynadığı bir toplumsal faaliyet biçimidir. Çocukların beslenme sorunu kadının sırtında olduğu için, ekonomi kadın için hayati anlam ifade eder. Namus, Eko-nomos’tan geliyor. Bunun da kadının temel işi olduğu açıktır. Kadının ekonominin merkezinde rol oynaması anlaşılır bir husustur. Çünkü çocuk yapmakta ve beslemektedir. Ekonomiden kadın anlamayacak da kim anlayacaktır! Uygar toplumda kavramı daha da genelleştirirsek, küçük toplulukların ‘geçim kuralları’ olarak ifade edilmesi mümkündür” demektedir. (1)

Yetiştirilen ürünlerin tüketilmesinin dengeli olması toplum yaşamının zorlu dönemleri açısından beslenme sorununu ortadan kaldıracaktır. Bu nedenle birlikte üretilen ürünlerin ortak tüketimi başka bir yaşamsal kural olarak gelişmektedir. Bunlar aynı zamanda toplumun ilk ahlaki kuralı olarak da anlam kazanmaktadır. Ahlaki politik toplumun birbirini tamamlayan eşit ve özgür karakteri bu şekilde gelişmektedir. Ev yasası olarak Yunanlılar tarafından isimlendirilen ekonominin yapısal bir karakter kazanması ise evcilleştirilen hayvan ve bitkilerin yetiştirilmesinin, değerlendirilmesinin belli bir düzene ve anlayışa kavuşması şeklinde gelişmiştir. Toplumun temel yapısını oluşturan klan-kabile ve aşiretin fiziksel varoluşunu teminat altına alan, onun zihni yapılanmasını yaratan, manevi değerlerini oluşturan kadın kendi renginde yeni yaşamı ve ekonomisini geliştirmiştir. Toplumda kimsenin aç kalmadığı, herkesin gücü oranında üretime katıldığı ve ortak tüketimden de ihtiyacı oranında faydalandığı doğal toplumun eşit, kolektif, demokratik ve özgürlükçü karakteri bu şekilde ana kadının pratik beceri ve esnek zekâsı ile gelişmiştir.

Günümüzde kapitalizmin girmediği köy toplumlarının yaşamına baktığımızda, doğal toplumda kadının geliştirdiği gerçek ekonomi anlayışı ve kültürü ile karşılaşırız.  Köy yaşamında temel olan şey kendine yeten ekonomidir. Zaten insanlığın on binlerce yıl köy-tarım toplumu ile yaşamını sürdürmesinin nedeni dışa bağımlı olmadan, kendi kendine yetebilme karakteridir. Köy toplumu tahıl, sebze, meyve, hayvan vb. ürünleri kendisi yetiştirmektedir. Öğütme değirmeni, sabanı, dokuması, ip eğirmesi vb. toplum yaşamı için gerekli ne varsa kendileri üretmekte ve kullanmaktadır. Yaşamın maddi ve manevi yönünü örgütleyen kadının tanrıça statüsüne yükselmesinde toplumun beslenme, barınma, savunma ihtiyaçlarını örgütlemesi kadar pratik uygulama süreçlerinde de gereken beceri ve emeği sergilemesi söz konusudur. Kadın hayvan ve bitkilerin dilinden, ruhundan anlayandır. Yetiştirdiği hayvan ve bitkileri kendi çocuklarını sever gibi sevmekte, korumakta ve bakmaktadır. Günümüz köy toplumlarında da hayvanların ailenin fertleri gibi sevilmesi, korunması ve değer verilmesi yaşamın vazgeçilmezidir. Çünkü yaşam onlara bağlı olarak gelişmektedir. Toplum evcilleştirdiği hayvan ve bitkilerin nimetleri karşısında, şükran duymaktadır.

Doğal Toplumun Ekonomisinin Temel Bir İlkesi Olarak “Çevre Yasası”

Toplumsal yaşam doğa içerisinde gelişmektedir. Doğal toplumun insanları kendilerini doğanın bir parçası olarak görmüş, bu bilinç ile yaşamlarını örgütlemeye çalışmışlardır. Günümüz insanları gibi bilgi yığınına sahip olmasalar da yaşamın hakikatini anlama konusunda derin bir bilinç ve ön görüye sahiptirler. Aslında bu bilinç bin yılların yaşam tecrübesi sonucu oluşmuştur. Toplum ve doğa arasında karşılıklı birbirini tamamlayan, besleyen ilişkinin özsel olarak farkındadırlar. Bu nedenle bu dengenin bozulmaması için doğaya yaklaşımda ekolojik bir anlayış, toplumun zihinsel karakterinden dolayı kendiliğinden gelişmiştir. Yaşamın, toplumun, anası olan doğa, canlı ve ruhlarla dolu görülmüştür. Birlikte yaşadıkları kimi varlıkları, insana sundukları yararlardan dolayı kutsamışlardır. Kimilerini de çevrede yarattıkları etki gücünden dolayı gizemli ve uzak durulması gereken varlıklar olarak değerlendirmişlerdir. Çevrelerinde bulunan her varlığı kendileri gibi düşündükleri için, canlıların yaşam haklarına saygı ve onlara karşı kötülük beslememeyi öğrenmişlerdir. Çünkü çevrelerinde bulunan ağaç, su, taş, toprak, güneş, kuş vb. nice çeşitlilikteki varlıklar yaşamın ahengini, güzelliğini oluşturan hakikatlerdir. Bu anlayışın ne kadar reel olduğu günümüzde Dünya dışında yaşamın aranması ve bulunamamasında görülmektedir. Çünkü canlı yaşamını var kılan koşullar bilebildiğimiz kadarıyla dünyamızda vardır. Bu nedenle diyebiliriz ki doğada var olan suyun, güneşin, bitkilerin, hayvanların, toprağın canlılara nasıl hayat verdiğini en iyi bilen Neolitik dönemin özgür insanları olmuştur.

Bu bilinç insanların doğaya rastgele yaklaşmamasını beraberinde getirmiştir. Doğadaki canlılarla dost olma anlayışını geliştirmiştir. O dönem insanları çok zor durumlarda kaldıklarında ilk yardımlarına çağırdıkları doğa ana olmuştur. Kuraklık ve kıtlık dönemlerinin olmaması, yağmurun olması, ekilen tohumun hasadının bol-bereketli olması için harcadıkları emeğin yanında dua ve ibadet etmeyi de ihmal etmemişlerdir.  Çünkü ektikleri tarladan elde ettikleri ürünün doğanın bir lütfu olduğunun bilincindedirler. Bu nedenle doğadaki bazı besin ve hayvanları kutsal görmüşlerdir. Meyve ağaçları, şifa veren bitkiler, sayısız faydası olan hayvanlar toplum içerisinde kutsanmıştır.

Doğadaki varlıkların yaşamın özünü taşımalarının önemini bilim insanları da son yıllarda ortaya çıkarmışlardır. Özellikle insanın toplumsal bir varlık haline gelmesi Homo Sapiens’in (akıllı insanın) bir hüneri olarak değerlendirilmektedir. Diğer bir boyut ise doğadaki varlıkların insanın evrimindeki nitel sıçramada oynadığı rolün tespitidir. Özellikle insanlığın neden Mezopotamya’daki Verimli Hilal’de devrimsel adımlar attığı bilimsel ve tarihsel verilerle ortaya konmaktadır. Burada toplumsal yaşamın dev adımlar atmasında coğrafyanın, bitki ve hayvan çeşitlerinin, iklimin, toprak ve su yapısının rolü herkes tarafından kabul edilmektedir. Papua Yeni Gine’yle kıyasladığımızda Mezopotamya’daki besin değeri yüksek bitki ve hayvan çeşitlerinin, iklim ve coğrafyanın yine toprak ve su yapısının toplum yaşamında nasıl bir sıçrama yaptırdığı daha iyi görülecektir. Papua Yeni Gine’de bin yıllardır insanların klan-kabile yaşam forumunu aşamamasının temel nedeni olarak toprağın verimsiz olması, ikliminin tahıl üretimine elverişsiz olması gösterilmektedir. Bu coğrafyanın ormanlarında yenilebilen sadece Sağu ağacıdır. O da nişasta ve besin değeri düşük olduğu gibi uzun süre de saklanmamaktadır. Bu bitkinin tüketilecek hale getirilmesinin çok uzun bir zamanı alması, buradaki insanların adeta tüm zamanlarını beslenmeye harcamalarına neden olmuştur. Yaşamda gelişme sağlanmasını engelleyen temel bir husus budur. İnsanlar farklı yaratımlara ayıracak zaman bulamamışlardır. Mezopotamya’da ise yüksek besinli yiyecekler buğday, nohut, mercimek vb. gibi yüksek besin değeri olan tahılların üretilmesi, evcilleştirilmeye uygun çok sayıda hayvan çeşidinin bu coğrafya da olması ilk toplumsallığın ortaya çıkmasında olduğu kadar gelişmesinde de en temel rolü oynamıştır. Bu beslenme, korunma ihtiyacını kolaylaştırdığı gibi zamanın sadece beslenme uğraşına değil farklı işlere de ayrılmasını getirmiştir. Özellikle zihinsel ve kültürel gelişimin, üretim araç-gereçlerinin ve bilimlerin gelişmesini hızlandırması bunu göstermektedir. Aryen dil ve kültürünün bu topraklarda yeşermesi bulunduğu coğrafyanın zenginliği ve çeşitliliğiyle yakından bağlıdır.

Doğanın insan yaşamındaki varoluşsal önemini sezinleyen, bilince çıkaran dönem insanları yasalarını da buna göre geliştirmişlerdir. Geliştirilen çevre yasaları sadece insan çıkarlarını gözetmemektedir. Doğadaki tüm varlıkların var olma hakkını gözetmişlerdir. Bu ahlaki ilkeye göre de doğaya yaklaşmışlardır. Devletçi uygarlığın doğayı cansız, ruhsuz, vahşi gören anlayışını hiçbir zamana akıllarına bile getirmemişlerdir. Doğaya zulmetmeyi, talan etmeyi en büyük günah ve uğursuzluk saymışlardır. Tüm yaşamları boyunca toplumsal varlığın doğasal varoluştan geldiğini bilmişlerdir. Temel toplum zihniyetinin bir karakteri olarak kendilerini doğa karşısında sorumlu görmüşlerdir. Çünkü doğanın tüm canlıları ile var olabileceklerini görmektedirler. İçinde yaşadıkları çevrenin korunmasına yönelik yasalar geliştirilmeseydi ne yaşam, ne de ekonomi bilimi var olabilirdi. Çünkü bitki ve hayvan yetiştiriciliği doğa içerisinde gelişmektedir.

Kadının doğaya yönelik geliştirdiği yasalar da ekonomi biliminin bir parçası olarak gelişmektedir. Bu gerçeği günümüz realitesinde daha iyi görebiliriz. Uygarlıkla birlikte doğaya karşı geliştirilen düşmanca yaklaşımın sonucu ekolojik felakettir. Bu gün çoğu yerde yaşanan kuraklık, hayvan soylarının tükenmesi, iklimlerin karmaşa yaşaması durumu görülmektedir. Mevsimlerin dengesizliği, kuraklık, sel felaketleri, toprağın verimsizleşmesi ve suyun kirlenmesi gibi hususların tarımsal üretime ne kadar zarar verdiği ortadadır. Bu yaklaşımın yıkıcı sonuçlarına dair daha bir dizi husus sıralanabilir.

Neolitik dönemin insanları belki bizim formüle ettiğimiz şekilde sorunları bilmiyorlardı. Ancak doğaya zarar verirlerse kendilerinin de zarar göreceklerini, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayacaklarını çok iyi biliyorlardı.

Ana Emeği ve Önemi

İlk toplumsallaşmayı, ekonomiyi yaratan ana emeği bunun kültürel yaşam biçimi olarak yaygınlaşmasında da çok önemli bir rol oynamıştır. İnsanı toplumsallaşmaya iten sebep canlı türleri içerisinde en kırılgan varlık olmasıdır. Yeni doğan bir insan yavrusunun büyüyüp, kendi ihtiyaçlarını karşılayacak düzeye gelmesi çok uzun bir zaman süresini kaplamaktadır. Doğumdan 12 yaşına kadar bireysel ihtiyaçlarının aile tarafından karşılanması gerekirken, kendi yaşamı hakkında karar alabilmesi için 18 yaşına kadar ebeveynlerin yardımına ihtiyaç duyar. İnsanın doğa karşısındaki bu zayıf yönü toplu ve kolektif bir yaşamı gerekli kılmıştır. Çocukları doğuran ana kadın onun beslenme, korunma ve gelişimi için sürekli arayışlara girmiştir. Bu arayış onu toplumsallaşmaya götürmüştür. Yeni doğan yavrusuna 12 yıl boyunca koruyuculuk yapma, birlikte yaşamayı şart kılmıştır.

Çocuğunu soğuktan-sıcaktan, yine dış tehlikelerden koruma ve beslenme ihtiyaçlarını sağlamadan kadın kendini sorumlu görmüştür. Bunun için kadın en güvenlikli yerleri keşfetmiş, yeni boyutları da kendiliğinden katmıştır. Köy devriminin ebeliğini yapmasının temelinde bu yön yatmaktadır. Yine beslenme sorununa getirdiği çözümle ekonomi biliminin nasıl geliştirildiği yukarıda açıklanmaya çalışıldı. Ana kadın yaşamın maddi ve manevi boyutta örgütlendirilerek geliştirilmesinde büyük bir emeğin sahibidir.  Bu aynı zamanda kadını yaratıcılık konusunda da becerikli kılmıştır. Kadının bu özelliği kültürel bir gen olarak günümüze kadar yaşanmaktadır. Kadının olduğu her yerde yaşamsal oluşum-düzen gelişmektedir. “Jin jiyane” özdeyişinin temelinde de bu gerçeklik yatmaktadır.

İnsanlık için bu kadar tarihsel birikim geliştiren ana kadının emeği ve yaratımları devletçi uygarlıkla birlikte gasp ve inkâr edilmiştir. Ekonomi biliminin asıl yaratıcısı kadın “kadın ekonomiden anlamaz”anlayışı ile toplumsal yaşamın en hayati alanı olan ekonomiden dışlanmıştır. Günümüzde geliştirilen ekonominin özde ekonomi karşıtı olmasının birincil nedeni budur.

Aynı şekilde kadın karşıtlığı üzerinden gelişen erkek egemen devlet sistemi toplumsal yaşamın tüm alanlarında kadını dışlayarak, eve mahkûm etmiştir. Kadına karşı geliştirdiği diğer bir inkâr ise kadının ev içerisinde harcadığı emeğin görmezden gelinmesi, inkâr edilmesidir.  Bu konuda erkek sistemi ve toplumu kadına karşı çok acımasız yaklaşarak kadını ezmektedir. Özellikle kapitalist sistemin kadına karşı geliştirdiği sınırsız saldırganlığı Önder Abdullah Öcalan; “Marks, para için ‘metaların kraliçesi’ der. Aslında bu rol daha çok kadınındır. Metaların gerçek kraliçesi kadındır. Kadının sunulmadığı hiçbir ilişki yoktur. Kadının kullanılmadığı hiçbir alan da yoktur. Bir farkla ki, her metanın kabul görmüş bir karşılığı varsa da, kadında bu karşılık da koca bir ‘aşk’ yüzsüzlüğünden tutalım, “Anaların emeği ödenmez” martavalına kadar koca bir saygısızlıktan ibarettir.” biçiminde değerlendirmektedir.(2)

Neolitik dönemde kadının toplum içerisinde harcadığı emeğin değerini bilme, anlam biçme durumu en yüksektedir. Dönemin kadını tanrıçalaştıran zihniyetinde bu gerçekliği görebiliriz. Çocukları doğuran, besleyen, koruyan aynı zamanda tüm toplumun beslenme ve barınma sorunlarına da devrimsel gelişmelerle çözüm getiren kadının emeğine kutsallık değerinde karşılık verilmiştir. Toplum, yaşamı var kılma rolünden dolayı kadını yaşamla özdeşleştirmiştir. Neolitik dönemde gelişen Aryen kültür ve dilinde Jîn-jiyan kavramları birbirini bütünlemekte, aynı anlamları taşımaktadır. Bu toplumun kadının yaşamı yaratmada ve geliştirmede oynadığı emeğe saygısının ürünüdür.

Yine kadının tanrıçalaştırılması da aynı zihniyetin bir yansıması olarak gelişmektedir. Toplumsal yaşamın maddi ve manevi emeği ile yaratanı olması kadına Star, (Kürtçede koruyan anlamına gelir)İştar, Ninhursag vb. sıfatlar kazandırmıştır. Bu kadın emeğine karşı içsel olarak gelişen sevgi ve saygının ifadesidir. Kadın bu özellikleri nedeniyle kutsallaştırılmaktadır. Çünkü yaşamın her anında ve alanında kadın ruhu, düşüncesi ve bedenini toplumsal yaşamı sürdürmek için adamaktadır.

Binlerce yıl ana kadının oluşturduğu eşit, komünal-demokratik özgür toplum sorunsuz yaşanmıştır. Ancak Sümer rahiplerinin kadının sistemine karşıt geliştirdikleri devletli uygarlıkla her şey tersine dönüştürülmüştür. Bin yılların direnişi ile gerçekleşen yaşam kadının aleyhine dönmüştür. Kadın ilk başta yaratıcısı olduğu ve toplumsal yapının bel kemiğini oluşturan yaşamsal alanlardan atılmış, ekonomi, politika-ahlak ve bilimden dışlanmıştır.

Kadın sisteminin inkâr edilmesi ile beraber kadının yaşamdaki emeği de inkâr edilmiştir. Kadın emeğinin sömürüsü katmerleşirken, bu görmezden gelinmiştir. Bu sömürü uygarlığın her döneminde cinsiyetçi bir yaklaşımla derinleştirilerek devam ettirilmiştir. Köleci dönemde kadını insandan saymayan,  her türlü angarya işlerinde çalıştıran, öldüren, taciz ve tecavüze tabi tutan eril, egemenlikçi ve zorba zihniyet,  Feodal dönemde kadının kölelik statüsünü daha da derinleştirmiştir. Kölelik isim olarak kaldırılsa da kadının kölelik konumu sürdürülmüştür.  Bu temelde ev içerisinde baba, kardeş ve koca tarafından emeği korkunç derecede suiistimal edilerek, inkâr edilmiştir. Ancak bu inkârı en tehlikeli boyutlarda geliştiren Kapitalist sistem olmuştur. Kadına karşı geliştirdiği tüm sömürü ve inkârı kadını özgürleştirme ve değer verme adına yapmıştır. Bu şekilde toplumda korkunç bir bilinç çarpıtması geliştirerek yaşamı özünden boşaltmaktadır. Özellikle ev içerisinde kadının harcadığı emek görmezden gelinmektedir. Bir fabrika veya ev dışında her hangi bir işte kadının çalışması emekten sayılırken; kadının ev içerisinde 24 saat harcadığı emek inkâr edilmektedir. Herhangi bir değeri yoktur, ‘değerlidir’ denildiğinde ise bir karşılığı yoktur. Oysaki özellikle emek ve değer konuları son derece göreceli olup her türlü saptırmaya açıktır.

Önder Abdullah Öcalan bu konuya ilişkin; “Değişim aracı olarak para, basit bir işlemin aracı olarak gayet anlaşılırdır. Yine de dikkat etmek gerekir. Değişenler nedir? Para iki değişen arasında adil bir ölçü sağlayacak alet olabilir mi? Sorunun daha başında büyük zorluklar içerdiği açıktır. Bir elmayla bir armudu değiştirmek gibi en basit bir alışveriş meselesinde, diyelim oran bire iki oldu: 1 elma = 2 armut. Para piyasada böyle işlev görsün. Neden bire iki de, üç veya bire bir değil? O zaman işin içine en basitinden emek değer girecektir. Sorular peşi sıra gelebilir. Emeğe değerini veren nedir? Başka emek denilip soru sonsuza dek tekrarlanabilir. Açık ki alışveriş meselesinde adil ölçüyü paranın sağlaması zor görünmektedir. Büyük ihtimalle gücünü, itibarını bir seçenekten kazanacaktır. Öyle kabul gördüğü için kabul edilmektedir. Temelinde adalet, değer, emek gibi ölçüler aramak beyhudedir. Zaman ve mekânda hazır bulunanlar, işlerimizi kolaylaştırmak için bir arabulucu seçelim demişler. Bulunan arabulucu nesnenin adını para koymuşlar. Bu kısa öyküyle parayı tanımlamaya çalışıyoruz. Fakat öyle bir arabulucu aracıyla karşı karşıyayız ki, bu konumunu bırakıp başka rollere girdi mi her şey allak bullak olabilir.” demektedir. (3)

İnsanlık tarihi kadar kadim olan, günümüzde olduğu gibi ve gelecekte de vazgeçilmez olan ana emeğinin hakkını vermek gerekmektedir. Bu da kadından çalınan yaşamsal değerleri tekrardan ona vermekle mümkündür. Tarihten beri kadının çalınan dünyasının tekrardan ona verilmesi gerekir. İnsanlığın ilk yaşamı kadın emeğiyle yaratıldı. Bu günkü insanlık yaşamı yüz binlerce yıl biriken kadın emeği ile yaratılmıştır. Son beş bin yıldır bu yaşam eril, iktidarcı ve zulümkar zihniyet tarafından darmadağın edilmektedir.

Kadın şahsında her gün inkâr edilen, sömürülen ve tüketilen yaşamımızdır. Doğamızdır. Buna seyirci kalmak istemiyorsak bir yerlerden başlamak gerekmektedir. Kadına karşı yaklaşımımızı sorgulayarak başlayabiliriz. Kadının ev içerisinde harcadığı emeği nasıl ölçeceğiz?  Bir kadının çocuğunu 9 ay karnında taşıması, 12 yaşına kadar her türlü ihtiyacını karşılamasını hangi değer ölçüsü ile anlamlandıracağız? Bunun dışında ömrünün sonuna kadar her gün 24 saat evin temizliği, yemek yapma vb. ihtiyaçları karşılama durumu nasıl bir teorinin süzgecinden geçecek? Kadının yaşamın her alanında harcadığı maddi ve manevi emeğin değerinin 1 elma=2 armut biçiminde belirlenemeyeceğini akli selim düşünen herkes görecektir.

Sistem kadın emeğine değer vermediği gibi hiçleştirmektedir. Kadının tüm bu yaptıklarını ve harcadığı emeği kadının doğal yapması gereken görevler olarak görmektedir.  İslam dini “Cennet anaların ayakları altındadır” der. Ancak kadının erkeğin hizmeti için yaratıldığı başka hadislerle meşrulaştırılır. Kapitalist modernite bu zihniyeti her gün derinleştirmekte, bilimi ve sanatının ince kılıflarıyla örterek ve toplumu zehirlemektedir.

Sınırsız emeğiyle yaşama kendini adayan kadın, özellikle çocuklarının zorluk yaşamaması için çoğu zaman ruhundan, yaşamından taviz verir. Sözde bunu yaşamın güzel olması için yapar ama bilinmelidir ki güzelliği ev hırsızı olan bir erkek tarafından çalınan kadının hiçbir emeği karşılık bulamaz. Anaların karşılıksız sevgi ve emeğiyle yaşamın var olduğunu bilince çıkaran herkesin ve kadınların bunun mücadelesini vermesi gerekir. Ana emeği en kutsal emektir ve değeri asla ölçülemeyecektir. Ancak ona layık olma çabası ile ananın oluşturduğu özgür yaşamı tekrardan yaratabiliriz. Bu da yaşamın demokratik modernite temelinde yeniden inşası ile mümkündür. Bunun için kapitalist moderniteye karşı mücadele saflarında yer almak en temel insanlık görevidir.

Kadın rengindeki yaşama tekrardan dönmek toplumumuzun ve doğamızın kurtuluşu için zorunludur. Bu anlamda atılacak adımların başında toplumsal ekonomiyi kadının eko-ekonomik anlayışı ile tekrardan buluşturmak gelmektedir. Çünkü kadının ekonomi anlayış toplumsal ihtiyaçları karşılama temelindedir. Kadın sisteminin başat olduğu dönemlerde toplumun aç kalma gibi bir sorunu olmamıştır. Üretimin fazla olduğu süreçlerde, arta kalan ürün fazlası topluma hediye olarak dağıtılmıştır. Aynı şekilde geliştirilen toplumsal üretimin ekolojik çevre ile uyumu titizlikle korunmuştur. Doğa-toplum arasında ekolojik bir denge yaratılmıştır.

Günümüzde insanlığın en temel sorunlarının başında ekonomi gelmektedir. Dünyanın birçok yerinde açlık en temel yaşam problemidir. Bunun temel nedeni insanların kendine yetecek bir ekonomi politikasının ve alt yapısının olmamasıdır. Toplumun temel yaşam alanlarının asal oyuncularından yoksun bırakılmasıdır. Kadının ekonomik alandan dışlanması ile ekonomik sorunların baş gösterdiği bir gerçektir. Dolayısıyla ekonomik sorunların gerçek çözümü; ana kadının yarattığı yaşamın hakikatini bilmekle yine kadın-ekonomi-yaşam denklemini doğru kurmakla ve pratikleştirmekle mümkün olacaktır.

***

Yararlanılan kaynaklar

(1)Abdullah ÖCALAN-KAPİTALİST MODERNİTE

(2)Abdullah ÖCALAN-ÖZGÜRLÜK SOSYOLOJİSİ

(3)Abdullah ÖCALAN-KAPİTALİST MODERNİTE

kaynak: http://www.komunar.net/tr/index.php?sys=nuce&dw=nivis&id=1361