DENEMELER DÎTIN Û LÊKOLÎN

Cafer Nurhak yanıtlıyor: KCK nasıl bir ekonomik model öneriyor?

fffANF’den MAXİME AZADİ’nin röportajı

Kapitalizmin yol açığı doğal ve insani felaketler, savaşlar, katliamlar, ağır bir eşitsizlik, doğa talanı, küresel ısınma, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin orantısız bir saldırıya maruz bırakılması karşısında, “başka bir dünya mümkün” diyerek yürütülen mücadeleler de büyüyor. Dünyanın her yanında adil, eşit ve onurlu bir yaşam için sesler yükseliyor. Ancak gezegenimizin farklı yerlerindeki bu talepler, isyanlar, kurgulanan ve uygulamaya konulmaya çalışılan alternatif yaşam modelleri de egemenlerin ağır saldırı altında bulunuyor.

Kapitalist ekonominin kırıp geçirdiği dünyada zenginliklerin yarısına yakını (yüzde 46’sı) en zengin yüzde 1’in elinde bulunurken, yüzde 99’luk dünya nüfusu ise diğer yarısını paylaşıyor. Daha da kötüsü, dünya nüfusunun yüzde 68,7’si dünya zenginliklerinin sadece yüzde 3’üne sahipler.

Egemenler tarafından her gün yüzlerce insanın katledildiği bir şiddet ve çözümsüzlük sarmalına itilen Ortadoğu’da, yeni bir toplumsal inşa çalışmalarına öncülük eden tek güç ise hiç kuşkusuz Kürt hareketi olarak öne çıkıyor.

 

Böyle bir dünya düzeni içerisinde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kurguladığı ve KCK olarak biçimlenen demokratik konfederal sistemde, ekonomi de yeniden tanımlanıyor. KCK, ekonominin ekolojik ve toplumsal temelde yeniden örgütlendirilmesinin savunuyor.

Peki kapitalizmin bir bütün olarak krizde olduğu bir dönemde, başka bir ekonomik model Kürdistan coğrafyasında nasıl hayat bulacak? Üniter bir devlette bunun uygulanabilirlik düzeyi nedir, hangi araçlar kullanılacak, komünal ekonomi ile mega kentler yeniden düzenlenebilecek mi, Marksizm nerede yanıldı, belediyeler ihaleleri nasıl daha şeffaf ve adil olabilir, Kürdistan’ın yer altı zenginlikleri nasıl yönetilecek?

Tüm bu konuları KCK Yürütme Konseyi üyesi Cafer Nurhak’la konuştuk. Nurhak, “nasıl bir ekonomi”yi yanıtlarken, özellikle ekonomik özerkliğe dikkat çekerek, toplulukların kendi ekonomik alanı ve faaliyetlerini özerk temelde düzenlemeleri gerektiğine vurgu yapıyor. Belediyelerin bu konudaki rolüne işaret eden Nurhak, “yerel yönetimler veya yerinden yönetimler” tanımlaması yerine, “toplulukların öz-yönetim sistemi” demenin daha doğru olacağı görüşünde.  Nurhak, “Bu çerçevede, toplulukların demokratik öz-yönetim örgütlenmesi olarak belediyeler, toplumun ekonomik sorunlarıyla da yakından ilgilidirler” diyor.

İşte Nurhak’ın ANF’nin sorularına verdiği yanıtlar:

-Kapitalizmi bir ekonomi olarak görmeyen ve kapitalizme karşı ekonomik toplum öneren hareketiniz, demokratik ulus modelinde nasıl bir ekonomik özerklik öngörüyor?  Kısaca nasıl bir ekonomi?

Demokratik ulusta, sadece toplumsal kesimler ve gruplar değil; aynı zamanda topluluğun ve toplumsal yaşamın tüm alanları da demokratik-özerk temelde örgütlenirler. Ekonomi de, bu çerçevede yeniden düzenlenmesi ve örgütlenmesi gereken temel yaşam alanlarından biridir.

Ekonomik özerklik; devletçi kapitalizm, özel kapitalizm, karma model ve sosyalizm örtülü devletçilik versiyonlarının ekonomiye ilişkin anlayış ve politikalarını reddeder. Bir ulusun veya topluluğun başkalarından kendisini yalıtarak ekonomiyi ulus-devlet tarzında örgütlemesi de ekonomik özerklikle bağdaşmaz. Federalizm, bölge-eyaletlere dayalı idari özerklikler, yerel yönetimlerin reformasyonu ile kapitalistik “kalkınma”yı merkezine alan ajans ve benzeri kuruluşların; ulus-devletin ekonomi üzerindeki merkeziyetçi tahakkümünü aşma, bölgesel-yerel inisiyatifleri ve özerklikleri güçlendirme gibi temel hedefleri oldukları belirtilir. Bu yaklaşımların ekonomik alanda bazı özerk politika ve faaliyetleri geliştirme durumu olabilir. Ancak gerçekte ise kapitalist moderniteyi aşacak zihniyet, hedef ve programdan uzaktırlar. Hatta bu oluşumların çoğu, kapitalist modernitenin toplumun tüm kesimlerine, yaşam alanlarına ve en ücra köşelere sızmasını ve egemenliğini yaygınlaştırmasına aracı olmaktadırlar. Küçük ölçekli tarımsal üretim, kapalı topluluk ekonomileri, sınırlı köy ekonomisi, zanaatçılık ve esnaflık gibi geleneksel ekonomik oluşumlar, demokratik komünal-özerk ekonomiyi yaşamlarında korumaktalar. Ama sermaye ve iktidar tekelleri karşısında oldukça savunmasız durumda olduklarından bir yandan büyük saldırılara maruz kalmakta, bir yandan da ekonomik imkanları kapitalizme akıtılmaktadır.

Ekonomik özerklik, özü itibariyle toplulukların, kendi ekonomik alanı ve faaliyetlerini özerk temelde düzenlemeleri, örgütlemeleri ve gerçekleştirmeleridir. Ekonomik özerklikte belli bir ölçek veya bölge sınırlaması şartı yoktur. En küçüğünden en büyüğüne; en yerelden en genele kadar tüm toplumsal birimler, demokratik-özerk temelde kendi ekonomilerini örgütleyebilirler. Bununla birlikte, topluluklar kendi aralarında da aynı tarza ekonomik ilişkilerini geliştirebilir; demokratik-konfederal anlayış temelinde değişik ölçek, nitelik ve nicelikte örgütlenmeleri geliştirebilirler.

Ekonomik özerkliğin meşruiyet zemini, toplumun ahlaki-politik dokuları ile demokratik direniş geleneğinin ekonomik alanda yarattığı değerlerdir.

Ekonomik özerklik, aynı zamanda toplumun; kapitalizme karşı ekonomik toplum, doğa talanına karşı ekolojik-ekonomik toplum, endüstriyalizme karşı ekolojik-endüstriyel toplum temelinde kendini örgütlemesidir. Bununla birlikte mülkiyete dayalı sözde adaleti değil, toplumsal adaleti; devletçi hukuku değil, ahlakı; tüketimi değil, kendine yeterliliği; toplumun ekonomi üzerinde demokratik öz-yönetimini; komünal yaşam değerlerini; birlikte üretim, paylaşım ve dayanışmayı; satışa çıkarılan dar emek anlayışı ve tavizci işçiliği değil, üretici toplumsal emeği; rekabet değil, tamamlayıcı ekonomiyi; parçalama ve parçalanma değil, bütüncül ekonomiyi; pazara veya ürüne odaklı değil, ihtiyaca odaklı üretimi; kapitalistik pazar değil, özgürleştirici sosyal pazarı esas alır. Ekonomide ekolojik duyarlılık, etik, estetik, gelenek, bilim, ihtiyaca göre üretim ve paylaşımdır.

Ekonomik özerklik, özü itibariyle ekonominin ekolojik ve toplumsal temelde, demokratik-özerk-komünal-konfederal anlayışa göre örgütlendirilmesidir.

-Kâr ve sömürü üzerine inşa edilen ve işletilen bir ekonomiden, komünal ekonomiye geçişin temel araçları neler olabilir?

Komünal ekonomi, araçlardan ziyade esasta değerler ve ilkeler üzerinde gerçekleşiyor. Kurumlar ve araçlar ise bunlar üzerinde ortaya çıkan, gözle görülür hali oluyor. Hem komünal ekonomiyi var eden, hem de komünal ekonomiyle güçlenen, yaygınlaşan değerler önemli oranda korunmaktadırlar. Devletçi uygarlık güçleri ve günümüzde de kapitalist modernite güçlerinin büyük saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Ancak tümden tasfiye edilebilmiş değiller. Günümüzde bile, başta köylerde ve kapitalizmin eritemediği topluluklar başta olmak üzere az ya da çok, dünyanın; yaşamın her alanında yaşatılmaktadırlar. Burada sorun nedir? Doğru temelde örgütlemek ve pratikleştirmektir.

Ekonominin kendi özüne kavuşması, onun tekrar toplumsallaşmasıyla mümkündür. İnsanlığın, esasta nerede kaybettiği sorusuna “ toplumsallıkta” cevabını verebilirsek, o halde doğru bir başlangıç yapabiliriz. Ekonomiyi, toplumsal yaşamdan ayrı değil; bilakis onunla birlikte ele alıyoruz. Toplumsal ekonomi ve bunun örgütlenmesi, ancak komünal yaşam tarzının geliştirilmesiyle gerçekleşebilir. İnsanlar birlikte yaşaması, bunun kültürü ve davranışını geliştirdikçe özgür yaşam alanları, değerleri ve ilişkilerini geliştirip, bunlar üzerinden toplumsal ekonomiyi inşa edebilirler.  Ekonomi sistemimizin esas alacağı değerler, zaten toplum içerisinde vardır. Yani kendimizden başlatma ve sonlandırma, kendimizde merkezileştirme veya bizim bunları icat etme yaklaşımlarımız yoktur. Burada bize düşen, toplumun doğasında var olan, ancak dağınık ve sürekli tehdit altında olan bu değerleri demokratik-modernite anlayışıyla değerlendirmek ve yeniden örgütlemektir. Ekonomi sistemimiz toptancı, tek tip, şematik-şabloncu, tekrarcı, kapalı değil; esnek, yaratıcı, üretici, akışkan örgütlenme ve yöntemleri esas alır. Bazı ekonomik faaliyetler kooperatifler biçiminde örgütlendirilirken, bazıları komünler, kolektif çalışmalar biçiminde gerçekleştirilebilir. Bununla birlikte geleneksel ekonomi güncelleştirilip yeniden örgütlendirilebilir. Hediye, paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma gibi değerler yaygınlaştırılabilir. Tarla hazırlama, ekim ve hasat günleri komünal temelde yaygınlaştırılabilir.

-Anladığım kadarıyla, “Demokratik-komünal ekonomi”, daha çok tarım ve hayvancılık ekonomisi ve kültürüne dayanıyor.  Günümüz dünyasında 7 milyar insan, mega kentler, bu ekonomiyle yönetilebilir mi?

Ekonomi sistemimiz sadece tarım-hayvancılığı değil, toplumun ekonomik anlamdaki tüm ihtiyaçlarını karşılamayı esas alan faaliyetleri kapsıyor. Ancak, toplumun yaşamında genel anlamda tarımın belirleyici bir rolü vardır. Neden böyle sorusuna gelince?

Elbette ki, diğer canlılar gibi insanın da temel ihtiyaçlarının başında beslenme gelmektedir. İnsan toplumu, yüzbinlerce yıl boyunca daha çok da, doğada hazır olan gıdalarla bu ihtiyacını karşıladı. Ancak bu uzun süre boyunca toplum, doğadan çok şey öğrendi. Yüzbinlerce yıllık birikim ve evrimsel dönüşüm, neolitik dönemde insanlığın ilk sıçramalı gelişimine yol açtı. Tarım, her şeyden önce insanın temel ihtiyacı olan beslenme, gıda ihtiyacını karşılayan bir ekonomik faaliyettir. Sağlıklı ve yeterli beslenemeyen toplum, sağlıklı düşünemez, yaşayamaz, kendini yönetemez, savunamaz ve diğer ihtiyaçlarını yeterince karşılayamaz. İnsanlığın günümüzdeki yaşadığı en büyük sorunlardan biri gıda-beslenme konusundadır. Su, toprak ve enerji güvenliği, gıda-beslenmeyle ilgilidir. Gıdaya ulaşım konusundaki adaletsizlik, doğanın yağmalanması, monokültüre ve GDO’ya dayalı tarımsal üretim, toprakların tuzlanması ve çölleşmesi, köylerin boşaltılması, suyun ticarileştirilmesi gibi daha birçok sorun, kapitalistlerin yanlış tarım politikalarından kaynaklanmaktadır. Tarım, beslenme ihtiyacını karşılamanın dışında da birçok alanda toplumu ayakta tutan faaliyettir. İnsanın doğayla uyumlu yaşamı, doğaya katarak onu daha da güzelleştirmesi ve zenginleştirmesi, tarımla mümkündür. Dil, sanat ve edebiyatın tarihsel sıçramalı gelişmesi tarım kültüründe gerçekleşmiş olup, toplumun kendini ifade tarzında halâ bu değerler damgasını vurmaktadır. Birlikte yaşam, çalışma, üretme, paylaşım ve dayanışmanın en güzel biçimi tarımla gerçekleşir. Tarım, aynı zamanda duygusal ve analitik aklın en sağlıklı uyumunu ifade eder. En yaratıcı, geliştirici, sorun çözücü toplumsal örgütlenme tarım kültüründe gerçekleşmiş olup halâ bu özelliğini korumaktadır. Tarım, sadece besin alanında değil, birçok alanda kendine yeterliliğin, özgür iradenin, kendine güvenin, kutsallıkların ve inancın kök kültürüdür. Tarım yerleşim-mimari, ulaşım, endüstri ve ticaretin ortaya çıkmasına da analık etmiş, bilimin gelişmesinde belirleyici olmuştur. Bu nedenlerle tarım, en fazla önem verilmesi gereken alanların başında gelmektedir. Ama ekonomi sistemimiz, kuşkusuz herhangi bir tarım değil; yaşam sistemine duyarlı, topluluklar temelinde örgütlenen, yerellik ve çeşitliliğe dayalı tarım anlayışını esas alacaktır.

Demokratik-komünal ekonomi, kuşkusuz sadece tarımla ilgili değildir. Tarım-endüstri ve ticaret, birbirini dışlayan ve karşıtlaştıran değil, tamamlayan anlayışla yeniden düzenlenmek durumundadır. Doğayı ve tüm yaşamı tahrip eden, dengesiz üretimi ve azami kâra değil; ekolojik-ekonomik endüstriyi esas alacağız. Yerleşim, ulaşım, enerji ve diğer tüm ekonomik faaliyetlerin de aynı anlayışla yeniden örgütlendirilmesi kaçınılmazdır. Ticaret ise, ekonomik üretim faaliyetinin amacı değil, tamamlayıcı bir ögesi olarak görülür. Bu çerçevede adil ticaret esas alınır.

-Komünal ekonomide bilimsel üretimler ve fabrikalar nasıl tanımlanıyor?

Bilim, toplumsal bir üretim olup, onun ihtiyaçlarını giderme ve doğaya olumlu müdahale etme amacıyla değerlendirilmelidir. Ancak, devletin ortaya çıkmasıyla birlikte bilim de toplumun elinden alınmış; kapitalist modernite de tam bir toplum ve doğa karşıtı hale getirilmiştir. Endüstriyalist üretim anlayışı ve buna dayalı fabrika modeli bu yaklaşımın sonucudur. Ekonomi sistemimiz bu üretim tarzına indirgenmiş bilimcilik ve teknoloji kullanımına karşı mücadele eder. Ekolojik-ekonomik temelde tekniğin, teknolojinin ve üretim yöntemlerinin ihtiyaç oranında geliştirilmesi ve kullanılması esas alınacaktır. Toplumun, ihtiyaç duyduğu oranda teknolojiye ulaşması ve kullanması sağlanacaktır.

-Hareketiniz ekonomiyi baştan beri kadının asıl rol oynadığı bir toplumsal faaliyet biçimi olarak değerlendiriyor. Peki binlerce yıldır yaşanan bu sapma, ekonominin tekrar kadının eline verilmesiyle iyileştirilebilir mi?

Demokatik-komünal ekonomi anlayışında kadının toplumsal temelde yürüttüğü tüm işler, aynı zamanda ekonomik faaliyet kapsamındadır. Ana emeği başta olmak üzere kadın emeği, geçmişi ve güncelliğiyle birlikte kutsaldır. Kadına özel olarak aile, genel olarak da toplum içerisinde dayatılan ve doğal iş bölümünün sonucuymuş gibi empoze ettirilen ekonomik faaliyetler, toplumsal işbölümü temelinde yeniden düzenlenmeli ve kadın bu temelde tüm ekonomik faaliyetlerde yer almalıdır. Bazı işlerin sadece kadına mal edilmesine ve onun üzerinden kadın emeğinin metalaştırılmasına, sadece bu işlerle sınırlı bırakılarak ekonominin ve toplumsal yaşamın diğer alanlarından ve bütününden; öz-savunma, ideolojik, sosyal, kültürel, siyasal alanlardan koparılmasına karşı mücadele edilmelidir.

Ana-kadının hem ideolojik önderlik ve hem de politik öncülüğüyle yaratılan tarım-köy kültürünün yeniden canlandırılması ve geliştirilmesi, ekonomide kadın özgürlükçü çizginin etkinleşmesinde belirleyici olacaktır.

Ekonomik alanda da özgür-eş yaşama dayalı bir ilişki ve birlikte yaşamı kurma anlayışını savunur. Ekonominin düzenlenmesi, yürütülmesi ve yönetilmesinde de kadın bu temelde yer alır.

-Hareketiniz Marksist ekonomiyi de bir burjuva ekonomisi olarak tanımlıyor ve bir özeleştiri vermesi gerektiğini söylüyor, Marksizm nerede yanıldı?

Marksizm elbette ki halkların özgürlük ve demokrasi arayışlarında çok önemli yeri olan bir doktrindir. Marksizm’in toplumun ekonomik alanına ciddi bir katkıları da olmuştur. Kapsamlı ve derinlikli çözümlemeleriyle, Marks, kapitalizmin gerçekte ne olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır. Ancak, Marks’ın bu çözümlemelerinin temeli, özü itibariyle materyalist bakış açısına dayanmaktaydı. Materyalizmin ise, pozitivist bilimcilikten güç aldığı biliniyor. Buna bağlı olarak ekonomiyi, sadece maddi üretim ilişkileri olarak değerlendirdi. Doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğü görülemedi. İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi. Bununla bağlantılı olarak ekonomi ve toplum, sadece maddi yönüyle ele alındı. Bunun sonucu olarak da emek-değer kavramı yüzeysel ve dar kaldı. Fiziksel emek ve bunun karşılığı olarak da ücrete ağırlık verildi. Bununla birlikte Marksizm, kapitalizmin doğru izahında da çok önemli eksiklikleri yaşadı. Öncelikle kapitalizmi bir toplumsal sistem olarak tanımlanması büyük bir hataydı. Bununla birlikte kapitalizmi sadece içinde bulunduğu Avrupa zaman-mekanıyla izah etmeye çalıştı. Yani, kapitalizmin kökeninin devletin ilk nüvelerine dayandığı, pek görülemedi. Bir diğer hata ise ekonomi tanımlamasında Avrupa-merkezci yaklaşım belirleyici oldu. Tüm bunların sonucu olarak, karşıtı olduğunu iddia ettiği kapitalizme, aslında büyük güç kazandırdı. Ekonominin, toplumun ahlaki-politik varlığın temeli olduğu gerçeğinin anlaşılmasında büyük bir falsifikasyona yol açtı.

-Türkiye ve Kürdistan’da “demokratik komünal ekonomi”nin geliştirilmesi açısından belediyeler nasıl bir rol oynayabilir? Öz itibariyle, merkezi-üniter bir devlette bu model hangi araçlarla uygulanabilir?

Mevcut durumda belediyeler, toplulukların kendi yaşamlarını düzenleme, yürütme ve yönetme zemini üzerinde devletin idari sisteminin tesis edildiği örgütlenmelerdir. Ancak demokratik bir anlayış temelinde belediyeler, gerçek anlamda toplulukların demokratik öz-yönetim birimleri olarak yeniden ele alınabilirler.  Sermaye ve iktidar güçlerinin, toplumun tüm yaşam alanlarına müdahale ettiği, günümüzde bu yeniden ele alma, oldukça yaşamsal ve kaçınılmaz hale gelmiştir. Aslında kavram olarak da bir düzeltmeye ihtiyaç var; “yerel yönetimler veya yerinden yönetimler”den ziyade, toplulukların öz-yönetim sistemi demek belki daha doğru olacaktır. Bu çerçevede, toplulukların demokratik öz-yönetim örgütlenmesi olarak belediyeler, toplumun ekonomik sorunlarıyla da yakından ilgilidirler. Her şeyden önce devletten bekleme yaklaşımının terk edilmesi gerekir. Bu temelde başta belediyelerin altyapı ve üstyapı çalışmaları ve diğer faaliyetlerinin toplumun örgütlü gücü, emeği ve imkanlarıyla; toplumun karar alması, uygulaması ve yönetmesi temelinde gerçekleşmesi gerekir. Belediyelerin, kendi çalışmalarında kullandıkları büro malzemeleri, parke taşı, boru vb. den tutalım da ağaç fidanlarına kadarki tüm gereksinimlerini devlete ait veya özel sermayeye ait şirketlerden hazır almaları, demokratik-özerk belediyecilik anlayışının yanından bile geçemeyecek kadar abesle iştigaldir. Ayrıca belediyeler, dar anlamda altyapı ve üstyapı çalışmaları ile temizlik vb. gibi çalışmalarla sınırlandırılamayacak kadar geniş kapsamlı düşünülmek zorundadır. Bu temelde her bir belediye, bulunduğu alandaki halkın ekonomik sorunlarının çözümünde de önemli role sahip olmak durumundadır. Başta işsizlik, yoksulluk, göç, açlık olmak üzere bir çok soruna çözüm bulmak mümkündür; bunun imkanları, ziyadesiyle belediyelerin ellerinde vardır; yeter ki doğru biçimde değerlendirilsin. Sonuç itibariyle belediyeler hem kendi faaliyetlerinin ekonomiyle ilgili yönlerini, hem de halkın ekonomik sorunlarını demokratik-komünal kooperatifler ve diğer örgütlenmeler yoluyla rahatlıkla çözebilirler.

-Belediyelerde, özellikle sık sık şaibe konusu olan ihaleler konusunda nasıl bir politika öneriyorsunuz?

Belediyeler, alt yapı ve üst yapı başta olmak üzere tüm faaliyetlerini toplumun demokratik katılımıyla yürütürse, rantın, sömürü, istismar ve talanın zemini ortadan kalkar. Bu çerçevede ekonomiyle ilgili tüm faaliyetler kooperatifler, komün çalışmaları biçiminde örgütlendirilip gerçekleştirilebilir. Böylece mali açıdan devlete bağımlı olmaktan kurtularak hem kendilerini finanse eder ve hem de halkın ekonomik sorunlarına doğru temelde çözüm bulabilirler. Toplumun yerelden kendini yönetmesini esas alan demokratik-özerk belediye anlayışının ekonomik yönü de budur. Halka açık ve belediyeyi her  açıdan katılabilen, denetleyebilen bir yaklaşım olmalıdır. Yine en temelde de sistemi geliştirebilecek ve koruyacak kadronun eğitimi de bizce çok önemlidir.

-Ekonomi deyince akla ilk gelen sorunların başında Kürdistan’ın yer altı zenginlikleri oluyor. Batı Kürdistan üzerinden ele alırsak, Güney Kürdistan’da uluslararası şirketlerle yapılan büyük anlaşmaları da göz önünde bulundurarak, petrol ve gaz yönetimi konusundaki politikanız nedir?

Kapitalistlerin doğayı talan yaklaşımı nedeniyle dünyanın her yerinde yerin altı üstü birbirine karıştırılmış; yaşayamaz ve yaşanılamaz hale getirilmiştir. Bu anlayışa dayalı yıkımlar, neredeyse doğanın ve yaşamın sürdürülebilirliğini ortadan kaldırma düzeyine ulaşmıştır. Bu durum sadece Kürdistan’da değil, Dünya’nın tüm alanlarında görülmektedir.

Her şeyden önce petrol ve doğal gaz, fosil yakıtlar olup, kullanılması her halükarda doğa ve toplum sağlığına büyük zararlar vermektedir. Bunların yerine, ekolojik sistemle uyumlu daha farklı kaynaklar ve yöntemler kullanılmalıdır. Bununla birlikte petrol ve doğal gazın kullanımı da sermaye-iktidar tekellerinin denetiminde olduğundan, öyle söylendiği gibi toplumun gerçek ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamaya dönük değildir. Diğer konularda olduğu gibi, sahte talepler yaratılarak, tüketim yaygınlaştırılarak; bunlar üzerinden bir endüstriyalist üretim ve kapitalistik kâr sistemi kurulmuş. Doğru bir ekonomik sistem oluşturmayan birçok hükümet de bu zenginlikleri, temel maddi gelir kaynakları olarak değerlendirmektedirler. Dolayısıyla petrol ve doğal gaz da dahil, yer altı ve yer üstü doğal zenginlikleri kapsayacak doğru bir anlayışın hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Bu da ancak, doğanın sunduğu ekonomik varlıkların ekolojik bilince sahip toplumun doğrudan demokratik yönetiminde olmasıyla mümkündür. Böylece hem söz konusu doğal zenginlikler endüstriyalist değil, toplumun ihtiyacına cevap olabilecek temelde değerlendirilip işletilecek, hem de bu yolda esas alınacak yöntemler, yaşam sistemine uyumlu olabilecektir. Yer altı ve yer üstündeki doğal ekonomik zenginliklerin bu anlayış temelinde değerlendirilmesi amacıyla birçok yaratıcı, geliştirici yöntem hayata geçirilebilir, farklı oluşumlarla ilişkiler geliştirilebilir. Kürdistan’ın Güney’indeki anlaşmalar halkımızın geleceğini teslim alma amacı taşımakta; toplum ve doğa sağlığını koruyan hiçbir ekolojik kaygı taşınmamaktadır. Kuzey’inde ve Doğu’sunda ise “çıkar-götür” ve “çıkar-yerinde işlet”  yöntemleri esas alınmaktadır. Bu zenginlikler kimler tarafından işletilirse işletilsin, özü itibariyle yaşam, doğa ve toplum üzerinde büyük yıkımlara yol açmaktadır. Dolayısıyla bu anlaşma ve işletme biçimlerinin insani, vicdani ve ahlaki gerekçelerle reddedilmesi kaçınılmazdır. Yer altı, yer üstü doğal zenginliklerinin değerlendirilmesinde bu temelde yeni strateji, politika ve planlamalar doğrudan toplum tarafından oluşturulmalı; işletme biçimleri ve anlaşmalar yeniden düzenlenmelidir.

Çatışmaların durmasıyla devlet, Kürdistan’da karakol, baraj-HES yapımı, tarımın kapitalistleştirilmesi, “kentsel dönüşüm” adı altındaki mega projeleri hız kazandı. Bu konularda neler söylemek istersiniz?

Devlet, kuruluşunun başlangıcından itibaren, bu tür projeleri hayata geçirmeyi esas aldı. Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği, GAP, Xarpêt ( Elazığ ) maden işletmeleri, Afşin-Elbistan termik santrali, Mardin Mazıdağ Fosfat işletmeleri ve daha birçok örnek bu gerçeği yansıtır. Bu yaklaşımla ekonomik soykırımı gerçekleştirme, bunun üzerinden de diğer soykırım biçimlerini tamamlamayı hedeflemektedir. Yaygın biçimde ifade etmesek de, aslında mücadelemiz bu soykırımı boşa çıkarma amacı taşır. Bu nedenle Hareket’imizin ortaya çıkmasıyla birlikte bu soykırım önemli oranda durduruldu. Sömürgeciliğe de en büyük darbe bu alanda vurulmuş oldu. Ancak Önderliğimizin başlattığı çözüm süreci arayışını fırsat bilen devlet, bu projeleri hızla hayata geçirmeye çalışmaktadır. İhtiyaç olmadığı halde son aylarda karakol, baraj-HES ve askeri yol yapımlarını hızlandırmıştır. Bu gerekçeyle halkın arazilerini gasp etmekte, hiç bir kaygı taşımadan doğayı tahrip etmektedir. Tarihi anlamı büyük olan, Amed’deki Hewsel bahçelerine yönelik başlattığı yıkım da bu çerçevededir. Tüm bu doğa tahribatına karşı halkımızın başlattığı mücadeleyi selamlıyoruz. Devletin, ekonomik ve ekolojik değerleri talan ve sömürü politikalarına karşı, halkımızın örgütlü, etkin ve sürekli bir mücadele yürütmesi hayati önemdedir. Hewsel başta olmak üzere ülkemizin doğal varlıklarını, ancak örgütlü toplum ve mücadeleyle savunmak mümkündür. Önderliğimiz; “biyolojik duyarlılığı olmayanın, toplumsal duyarlılığı kuşkuludur” diyor. Bu temelde halkımızın onurlu yaşamını, ahlaki-politik varlığını, değerlerini ancak üzerinde yaşadığı toprağa, suyuna, ağaçlarına; yani yurduna sahip çıkmakla sürdürebileceğini belirtmek isteriz.

-Son dönemlerde zorla yerinden göç ettirilen köylülerin yeniden köylere dönüşleri gündemde. Bu konudaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha önce de bu yönlü projeler bazı kurumlar tarafından örgütlendi. Yeterince örgütlenmediği için başarılı olamadı. Devletin hiçbir kural ve hukuku tanımadan halkımızın yerinden, yurdundan göç ettirilmesi bir insanlık suçudur. Bunu yapanlardan mutlaka hesap sormak ve uluslararası mahkemelerde yargılanmaları gerekir. Fiziki, ekonomik, kültürel soykırımların en vahşi yöntemleri bu dönemde uygulandı. Bu açıdan köye dönüş projelerin hayata geçirilmesi için tüm yurtsever-demokratik kurumlarımız tarafından desteklenmeli, örgütlemesine öncülük etmeli, somut projeler geliştirilmelidir. Her bölge ve tüm yerleşim yerlerinde bunu gerçekleştirmek ve imkânlarını sağlamak gerekir.

Oluşturulacak her yeni yerleşim ve köylerin komünal, katılımcı ve sistemimiz için model olabilmelidir. Bunun için ortak yaşam alanlarını oluşturarak, özyönetimlerini en demokratik temelde yaratabilmelidir. Bu temelde metropollerde en zor koşullarda yaşamaya mahkûm edilen halkımız kendi örgütlülüğünü oluşturarak topraklarına ve vatanına geri dönmelidir.

-Son olarak, Türkiye devlet bürokrasinde ortaya çıkan yolsuzluklar ve genel anlamda küresel düzeyde ekonomik kriz konusundaki görüşleriniz nelerdir? Özce, hem Türkiye hem de küresel düzeydeki bu krizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kapitalizmin, ılıman limanları sevdiği yönünde bir söylem var. Bu bir yönüyle doğru olabilir. Ancak Dünya’nın tüm alanlarında bu geçerli değildir. Daha doğrusu, kapitalizm kendi merkezlerinde istikrarı esas alırken, Ortadoğu ve Afrika başta olmak üzere birçok bölgede savaşların, çatışmaların, kriz ve kaosların sürekli olmasını ister ve bu yönde çalışır. Çünkü bu şekilde söz konusu ülkelerdeki yer altı-yer üstü doğal zenginliklerini maksimum düzeyde çabuk, yüksek miktarda ve ucuz maliyetle talan edebilir. Böylece kendi krizlerini aşmak, ulus-devletlerinin ekonomik açıklarını kapatmak, toplumsal mücadele arayışlarını engellemek ister. Bununla birlikte esasta kapitalizm bir kriz rejimidir ve varlığını ancak ve ancak çelişki yaratıp bunları çatıştırarak sürdürebilir. Türkiye’de yaşanan ise bu genel durumun yansımasıdır. Son günlerde ortaya çıkan ve hükümet ile diğer iktidar odakları arasındaki çelişkilerin patlaması olarak yansıtılan durum esasta T.C. devlet sisteminin şimdiye kadarki krizlerinin toplamıdır. İktidar olmanın sağladığı rantı ele geçirmenin savaşıdır. Aslında T.C sistemi kuruluşundan itibaren bir kriz rejimi olarak kuruldu. Çünkü inkar edilen Kürt-Kürdistan gerçekliğini imha etme, bunun için askeri ve mali başta olmak üzere devletin tüm imkanlarını seferber etme, T.C. devletinin temel stratejisi ve politikası olarak uygulanageldi. Bu devletin, hala Şark Islahat Planını esas aldığını günlük uygulamalardan bile rahatlıkla anlayabiliriz. Kapitalizmin karakteristik özelliği olan, iktidara gelenin her şeyi kendisine bağlama; kendisi dışındakileri tasfiye etme yaklaşımı, T.C. devletinde çok daha yaygın ve sistematik biçimde ele alınmaktadır. Bu durum AKP iktidarında daha fazla öne çıkmakta ve pratikleşmektedir.

Halklar, toplumsal kesimler ekonomik alanda kendilerini savunma, kendi emeği ve değerlerine sahip çıkmayı kendi varlık gerekçeleri olarak görmelidirler. Bu temelde devletin ve diğer sermaye güçlerinin gasp ettikleri ekonomilerine sahip çıkmalı, örgütlemeli ve yönetmelidirler.