Monday, December 18

Masada Halep Sonrası Senaryolar ve Kürt-Türk ilişkilerine Etkisi

Ehmed Pelda

Masada Halep Sonrası Senaryolar var

Esad, Putin ve Mollalar gerçekten bir zafer kazandılar mı?
Halep’te şu an için mutlak bir zafer var. Esad bundan sonra tarih Halep öncesi ve Halep sonrası diye yazılacak diyor. Gerçekten öyle mi? Esad kazandı mı? Ve Halep’i elinde tutabilecek mi? Bundan sonraki adımlar ne olacak? Herkes hesap yapıyor. Bizde biraz bunları anlamaya çalışalım.
Halep’ten sonra acaba Suriye’de savaşın seyri nasıl olur? Bu herkesin merakla sorduğu bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Yaygın kanaate göre Rejim, Rusya ve İran ittifakı İdlib’e yönelecek ve Nusra ile Ahraru Şam’ı tamamen bölgeden çıkarmak isteyecek. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde çetelerin Türkiye’ye geçeceği, bir kısmının MİT ve TSK eliyle Bab’da savaşmak üzere yönlendirileceği ve bundan dolayı da Kürtlerin başına bela olacağı söylemidir. Bu Türkiye’nin isteklerinden biri. Ama ABD’nin ve Rojava yönetiminin işine gelmez. Rojava yönetiminin nedeni belli de esas olan ABD’nin durumu ve rahatsızlığıdır.
Çünkü bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Suriye, Rusya, İran İdlib’i ardından Rakkaya yönelecek, Kürtlerin taleplerini olabildiğince asgariye düşürecekler. Hatta Heseke, Rakka, Şehba bölgesi, Menbic, Hol, DeyrZor’da etki sahibi olmaya çalışacak, kriz ve istikrarsızlık yaratacaklar. Bu ABD’nin nerdeyse Suriye’den atılması anlamına gelir ki, bu kadar güçlü ve stratejik bir güç böyle kolay su koyverir mi?

KDP’li Türkiye umutlu ama “Aması” var

Tabii ki, Türkiye’nin beklentisi de bu yönde ve bu senaryonun gerçekleşmesi için bütün gücüyle çalışıyor. Haliyle fiili olarak Rusya, Suriye, İran ittifakına dahil olmuş oluyor. Yine çeteleri eliyle Afrin, Kobani, Menbiç’te huzursuzluk yaratacak, o da başarabilirse Bab’dan sonra Rakka’ya yönelmek isteyecek ve böylece Rojava yönetiminin istikrarsızlaşması için çabalarını arttıracaktır.
Bu senaryonun gelişme şansına göre Barzani ve ENKS’de daha çok öne çıkacak, Rojavalı peşmergeleri Türklerle birlikte bölgeye sokmaya çalışacaklardır. Zaten şu an Şehba bölgesinde TC’nin yönlendirdiği çetelerin içinde de varlar.
Elbet paralelinde YPG’nin agresifleşmesi, içeride halka sert çıkması, Arap-Kürt çatışmasının körüklenmesi, ayrılmaların gerçekleşmesi ve otoritesinin sarsılması amaçlanmaktadır. Böylesi bir durumda ABD’ye de hem Türkiye üzerinden, hem Barzani üzerinden YPG’yi, Rojava siyasi gücünü terk etmesini kendilerini tercih etmesini isteyeceklerdir. Hesaba göre Amerika hem Rusya’ya karşı Halep, İdlib, Hama, Humus, Şam’a kadar bölgelerin tümünü kaybetmiş olacak. Nefes almaya çalıştığı, birlikte aşama kat ettiği Rojava’nın yıpranmasıyla da mecburen yeni tercihe yönelecek ve buna en uygun güçlerin de Türkiye ve KDP olacağı beklenmektedir.
Böylece ABD yeniden Türkiye, Suudi Arabistan, KDP ve onlara bağlı çetelerle ortaklık yapacak ve bununla birlikte yeni senaryo, yani sünni cephe merkezli çalışma canlanacak. Haliyle Apocu hareketin Rojava, Şengal, Kerkük, Medya Savunma alanları, Bakur’da düşüşe geçmesi hayal edilmektedir.
Son dönemlerde Neçirvan Barzani ve Erdoğan’ın paralel konuşmaları, Şengal’den PKK’nin çıkmasını söylemeleri, ABD ile görüşmelerde bu konuyu ısrarla işlemeleri, Irak hükümetiyle tartışmalarda bağımsızlıktan ziyade Ezidi Savunma gücü YBŞ’nin tanınmaması, maddi destek sağlanmaması ve PKK ile ilişkilerin sınırlandırılması yönünde talepler var. Bağımsızlık söyleminin tekrar canlandırılması ise realiteden çok PDK’nin kendini yenilemesi, imajını düzeltmesi, atak pozisyona geçmesi için bir çabadır. Yoksa güney’de hala bağımsızlık için bir altyapı yoktur. Ve bu başka bir yazının konusu olarak sunulacaktır.
Fakat sahadaki hareketlilik başka bir senaryonun da olduğunu ve fiilen işlediğini göstermektedir. Çünkü yukarıdaki tüm senaryolarda ve şu an revaçta olup konuşulanlara göre ABD Suriye’de kaybetti. Sadece Rojava’da olması yetmiyor ABD’ye. Hele hele Putin-Erdoğan yakınlaşması, Şehba’nın TC ve bağlı çetelerin eline geçmesi ABD’nin Rojava yönetimine dayalı planlamasını aksattı, hem de Türkiye-ABD arasındaki ilişkiyi zedeledi. Bu sırada da Halep Rusya, Suriye, İran ittifakının eline geçti. İdlib ve diğer bölgelerde daha hızlı düşecek.
Bu Amerika’nın stratejik aklının yeterince okunmadığını göstermektedir. Bölgedeki hareketlilik ve ABD’nin opsiyonlarına göz atmakta fayda var.

DAİŞ’in yeni hedefi ve ABD’nin Rusya ve Suriye’ye karşı yeni hesapları

Daiş’in tekrar Palmira’yı alması sıradan bir olay değil. Burada yoğunlaşacağı görülmektedir. Musul, Rakka, DeyrZor’da tutunma şansı kalmayan bu gücün yeni zaferlere ve kendini yeniden var etmeye ihtiyacı var. Ona bu fırsatı verecek yeni saha daha güneye inmektir. Palmira, Hama, Hums ve hatta Şam hedef olabilir. Oradan Lübnan’a Hizbullah’ın etki alanlarına yönelebilir. Rakka ve Musul’dan buraya birçok savaşçı ve çok ağır silahlarını buraya kaydırması ne kadar değer verdiğinin göstergesidir.
Bu durumda Daiş gücünü yeniden Tahkim eder, Türkiye’nin etkisinden kurtulur, büyük darbeler aldığı, prestij kaybettiği ve stratejik sapma yaşadığı Kürtlerle savaştan da kurtulmuş olur. Hizbullah ile yaşayacağı savaş sayesinde Sünni güçleri yeniden arkasına alabilir. Suudi Arabistan, Katar vb ABD’nin de teşvikiyle buna destek verebilir.
Böylece İran, Suriye ve Rusya Halep zaferinin tadını çıkaramayacak, planladıkları gibi İdlib ve Rakka’ya ABD’nin etkili olmak istediği sahaya yönelemeyecek, ister istemez yeni bir savaş sahasında savunma pozisyonuna düşeceklerdir. Hele hele çatışmalar Lübnan’a sıçrarsa bu onlar için daha tehlikeli olur.
Ve bu ABD’yi oldukça mutlu eder. Ona olan ihtiyacı arttırır. Mesela DAİŞ’in Palmirayı ele geçirmesinden sonra ilk kez ABD bu bölgede Daiş’e karşı hava saldırısı oldu. Bir nevi Suriye rejimini, istemediği Esad’ı desteklemiş oldu. Ayrıca gerek ABD, gerek Suriye Rejimi ve Rusya’nın müdahalesiyle Daiş tutunamayabilir. Ama istikrarsızlık yarattığı kesin ve buna talip olacak başka güçler, örgütler olacaktır. Buna ilk sevinecek olan da ABD’dir. Hem Rusya, hem de Rejime karşı bu bölgede kendi gücünü tahkim edecektir.
Yani bu sayede ABD’nin Körfez ülkelerini yeniden, kendi belirlediği kurallara göre yanına alması kolaylaşacaktır. Örneğin Körfez ülkeleri ve Türkiye işbirliği zayıflar. Türkiye’nin Sünni, Osmanlı donanımlı hayalleri ve buna bağlı siyasi yapı Türkiye’de de güç kaybedebilir. Öte taraftan ABD, QSD içinde yer alan Arap güçleri ile DAİŞ’in şu an ki bölgelerine özellikle Fırat’ın güneyine hakim olmaya çalışacak ve Araplara alternatif bir yönetim sunma şansı elde edecektir. Bu bölgelerde Şammar Aşiretinin olduğunu, bunlardan Ahmet Cabra’nın daha önce Mısır’da Rojava yönetimi ile ortak bir anlaşma yaptığını unutmayalım. Böylece onun öncülüğünde Kürtlerle dost, onlardan destek alan yeni bir Arap yapılanmasının yolu açılıyor. Suudilerin de buna destek vermesi mümkün. Çünkü mevcutların dışında bir yapılanma, Rojava ile paralel ve alternatif sunabiliyor.
Halep’te Türkiye ile çalışan, gerek sahada ve savaşçıların yöneticileri olsun, gerekse politik arenada çalışma yürütenler olsun şok olmuş durumdalar. Türkiye Rusya anlaşmasının onları ortada bıraktığının şoku bu. Böylesine ortada kalacaklarını tahmin edemiyorlardı. Üstelik ilerisi için hesapları da belirsizleşiyor. Hedefsizlik ya onları bitirir, böler, parçalar ve hesap dışı güçlerin etkisine açık bırakır. Bunu bilen Türkiye MİT eliyle bunları Şehba bölgesine geçirmek istiyor. Ama bu pek cazip değil. Çünkü burada Türkiye’nin çıkarı için Kürtlerle bir savaşın olduğu biliniyor. Ancak verilen maaşlar belli bir kesime cazip gelebilir, ki bu da kısa süre için mümkün olur.
Yeni bir hedef ya da rejim karşıtı savaşta kendini toparlayıp yeniden mücadele etmek için birtakım dengelerin değişmesi gerekir. Ancak bu şartlarda motivasyon sağlanabilir. En akla gelen senaryo ise bu kesimlerin Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakıp, doğrudan ABD ile çalışmaları olabilir. Elbet bu kolay değil. ABD ile doğrudan çalışabilmek için dini motifleri çok öne çıkarmamak gerekir, söylemde de olsa batı değerlerine, insan haklarına, savaş hukukuna uymak ve batı dünyası ile çalışmayı kabul etmek gerekir. Yine Kürtlerin varlığını ve gücünü benimsemeleri hazmetmeleri gerekir. Bunun karşılığında Uçakları da vurabilecek gelişmiş silahlar dahil birçok silah alabilir, yeni bir eğitim ve donanımla toparlanabilir ve rejime büyük darbeler vurabilirler. Hakeza diplomatik ve politik görüşmede masada ağırlıklarının olması da ABD’nin desteğine muhtaç.
Elbet İslami güçler bu kadar pragmatik değil ve esnek davranamazlar. Örneğin bazı kültleşmiş liderlerinin değişmesi gerekebilir, yapısal bazı farklılaşmalara gitmeleri gerekebilir. Bundan dolayı da bölünmeler, kompololar, suikastler, yok olan örgütler, yeni birleşmeler ve yeni oluşan, ortaya çıkan örgütler duyabilir, görebiliriz.
Yani eğer yeterince cazip hale gelebilirse birçok Suriyeli muhalifin tekrar ABD merkezli bir yapılanma etrafında toplanması, seküler karakterde siyasi ve askeri yeni bir güç oluşturması mümkün. Hatta ve hatta bunların Halep’te yeniden güce dönüşmesi, Esad’ın ve Rusya’nın zaferini kursaklarında bırakmaları da mümkün. Çünkü YPG’nin öncülüğünde Demokratik Suriye Güçlerinin çatısında Arapların sayısı her geçen gün büyüyor ve başka bölgelerden de katılımlar artıyor. Bunlar lojistik, Askeri eğitim, moral güç olarak Rojava’dan, siyasi, askeri, diplomatik destek ve silah temini konusunda ABD’den destek almaktadırlar.
Bu senaryoda ABD’nin Rusya, Suriye ve İran ittifakına karşı daha agresif olması mümkün. Çünkü ABD İdlib’deki Nusra ve diğer güçlerin direnmesini de isteyecektir. Haliyle Türkiye’nin bunları desteklemesini de talep edecektir. Türkiye bunu yapmazsa hem bu örgütlerin gazabına uğrayacak, direkt Halep yenilgisinin sorumlusu olarak kabul görecektir ki öyle ve en azından telafisi istenecektir hem de ABD Şehba bölgesinde Türkiye’yi zorlayacaktır.

Şehba Bölgesinde Türkiye sanıldığı kadar güçlü değil

Bu senaryoya göre Şehba bölgesinde Türkiye sanıldığı kadar güçlü değil. Şu an komuta ettiği çetelerin çoğu üzerinde de öyle sanıldığı gibi çok etkili değil. CIA, Suudlar müdahil oldukları anda bu çetelerin birbirleriyle çatışması, bazılarının Rojava yönetimine katılması, bazılarının Türk askerlerine saldırması ve bu anlamda Türkiye’nin oradaki hesaplarını alt üst etmesi, kaosa dönüştürmesi, üstelik Türkiye metropllerinde de bombalar patlatması mümkün. Haliyle Türkiye ne yaparsa yapsın bir gözü hep ABD’de olacaktır.
Bu ise Türkiye’yi zorlayacak durumdur. Çünkü bir yandan ABD, bir yandan Rusya ile çalışmak zorunda. Atak halinde olmak, Rojava yönetimine saldırmak için Rusya’ya ihtiyacı var. Ama kendisini çetelere karşı savunabilmesi, onların hışmına uğramaması içinde ABD’ye ihtiyacı var. Bu onu kararsız, etkisi ve güvenilmez kılabilir.
Ayrıca Cenevre benzeri çözüm arayışı zirvelerin gerçekleşmesi durumunda İran ve Suriye’nin gündeme getireceği ilk şart Türkiye’nin çekilmesidir. Çünkü Türkiye’nin bu ülkeye girişi hukuken Suriye’nin çağrısına ve rızasına uygun değil. Çıkmasını istemesi halinde de bu hukuku var ve ilk fırsatta da dile getirecektir.
Suriye Rejiminin bunu yapmasının bir sebebi ise Rojava yönetimine karşıdır. Politik arenada Şehba’da Türk devletine karşı çıkmakla hem silahla yapmasının mümkün olmayanı başarmış olacak, yani etki sahibi olacak, hem de Rojava yönetimine şu mesajı verecektir. “Savaşmadan da hukuki yollarla Türk devletini ben çıkarabilirim, en azından zorlayabilir, savunma pozisyonuna düşürebilirim, haliyle sizin beni dikkate almanız, otoritemi kabul etmeniz gerekir. Bu durumda koridor birleşebilir. Ama sizde sınırlarınızı fazla zorlamayın. Benim belirlediğim çerçevede kalın”

Şehba Bölgesindeki Paradoksun Rojava yönetimi üzerinde oluşturduğu stres

Şehba bölgesi krizin terazisi olacak. Kefe bir o yana bir bu yana ağırlık yapacaktır. Rojava’nın koridor açma Afrin-Menbic hattını birleştirmesi bu yüzden zaman alabilir. Eğer bunu strese dönüştürür, bütün siyasetlerini, toplumsal, siyasal, askeri ilişkilerini bu noktaya yoğunlaştırırlarsa bağımlılıkları artar. Çünkü bu olanağı sağlayacak olan güçle yakınlaşma ilişkilinme istemi olacaktır. Nihayetinde Suriye ile bu yönlü bir ortak hareketlilik oldu. Rusya’nın kısmi desteği oldu. Ama bunları elde etmeye çalışırken, federalizm konusunda, Suriye’nin yeniden yapılanması meselesinde ve başka konularda taleplerini güçlü bir biçimde ortaya koyamıyor. Hatta Esat’ta bundan umutlanarak otoritesini konuşturmak, pazarlıklarla kendine bağlı tutmaya çalışmaktadır Kürtleri. Haliyle projelerin ertelenmesi belirsiz bir zamana yayılması, haliyle pazarlıklara gebe hale gelmesi tehlikesi var. Oysa sistemini oturtma konusunda yoğunlaşır, Rakka ve DeyrZor operasyonlarıyla alan hakimyetini sağlar, güvenlik mekanizmasını, yönetim yapısını muhkim hale getirirse kim olursa olsun onun gücünü görüp kabullenecektir.
Mesela basit bir örnek ama önemli. Kamışlo havalanı hala Esad’la ilişkili biçimde kullanılmaktadır. Şam-Kamışlo seferleri yapılmaktadır. Oysa Rojava yönetimi buranın denetimini tamamen alabilir. Uluslararası sivil taşımacılığı, BM yardımlarının burası üzerinden yaygın olarak taşınması, AB yardımlarının veya ticari yollarının açılması meselesinde ısrarcı olabilir. Daha önce Kıbrıs üzerinden bazı yardımları hava yoluyla buraya ulaştırılmıştı. Bunun yoğunlaşmasında ısrar edilmesi halinde hem ambargo kırılır, hem sivil hava taşımacılığı ile dış dünyaya daha güçlü açılım mümkün olur, hem de başta BM olmak üzere uluslararası siyasi ve sivil kuruluşların doğrudan muhatabiyeti sözkonusu olur. Bu aynı zamanda Rojava’nın ekonomik, ticari, tıbbi ihtiyaçların karşılanması ve insan geçişlerinin engellenmesi nedeniyle KDP’ye olan bağımlılığı da ortadan kaldırır. Onun için Rojava’nın illede kantonların birleştirilmesi konusunda tek başına askeri seçeneği esas almaması gerekir. Ayrıca kısa bir zaman dilimini de hesaplamaması önemlidir. Elbet doğacak ilk fırsatta bunun değerlendirilmesi mümkün. Hatta yukarıda değinildiği gibi Araplarla Halep’e yönelmek de mümkün. Bunun fırsatı da her zaman için mevcut ve hazır bekleniyor zaten.

KDP Şengal’de PKK’ye değil, oluşacak yeni siyasi model ve Ekonomik Gelişmeden korkuyor

Şehba gibi Şengal meselesi de sorunlu bir alan olarak görülmektedir. Ancak bu daha çok KDP ve Türkiye üzerinde stres yaratmaktadır. Çünkü Şengal’de oluşan model daha çok kaygı yaratmaktadır. Buranın kendi kendini yönetmesi, özerkliğini oluşturması federal Kürdistan’da da Irak’ta da yeni bir modelin önünü açmaktadır. Örneğin Kerkük ve Musul’da ayrı ayrı birer özerk yönetim olabilirler. Bu özerk yönetimler tercihen Irak yönetiminde de kalabilir, Kürdistan federasyonuna da katılabilir. Ama her hülkarda özerk yönetimler kaçınılmaz oluyor. Rojava bu konuda bir model oluşturdu Suriye’de. Şengal ile de Irak’ta oluşuyor. Anladığım kadarıyla Amerika bunu gözlüyor. Bu son günlerde yaptığı görüşmelerde konuyu çok boyutuyla irdeliyor. Öyle KDP’li yöneticilerin dile getirdiği gibi ABD’li yetkililer PKK’nin çıkarılması için görüşmeler yapmıyorlar. Aksine ABD’liler Şengal’de özerk bir yönetimle KDP’nin önüne bir proje koyabilirler ve bu sıradan bir olasılık değil. Başka bir yazıda ele alınmak kaydıyla diyebilirim ki, Kerkük, Süleymaniye, Şengal, Hewler, Duhok, Halepçe’nin herbiri daha özerk yönetimlere dönüşebilir. Ve bunlar Güney Kürdistan federasyonu çatısı altında yeni bir hukukla birleşebilir. Bölge buna hazır. Ama ençok Barzani ailesini ve KDP’yi olumsuz etkileyecektir. Çünkü özerk yönetimler ekonomi, asayiş, idari, mali birçok konuda karar sahibi olacaklardır. Merkezin her konudaki belirleyiciliği azalacaktır. Bu da tüm güçleri elinde bulunduran KDP’yi olumsuz etkileyecektir. Yine özerk yapıların güçlenmesi herşeyi elinde bulunduran parti yapılarını da zayıflatacaktır. Kürdistan federasyonunun Merkezi hükümeti, parlamentosu savunma gücü, merkezi bütçe, yargı, dış ilişkiler konularında yoğunlaşacak. Haliyle yönetim formatı oldukça değişecektir. Bu kanaatimce Kürdistan için yararlı ve bağımsızlığın da yolunu esaslı olarak açacak bir gelişmeye yol açar.
KDP’yi ve Türkiye’yi kaygılandıran kısa dönemli ve esaslı sorunlardan biri Rojava üzerindeki ekonomik ambargonun Şengal üzerinden kırılmasıdır. Irak hükümetinin Musul’u çevrelemesi, Telafer’e ulaşmasıyla Rojava için yeni bir ekonomik kapı açılıyor. Direkt Irak hükümeti ile ticaret yapması, mal alım satımı yapması, oradan Körfez ülkelerine, İran’a kadar gitmesi söz konusu. Haliyle KDP’nin bir dönem oluşturduğu hendekler, sürekli denetim altında tuttuğu mal ve insan geçişini sınırladığı Semalka kapısına bağımlılık ortadan kalkacaktır. Hakeza Türkiye sınırları üzerinden kaçakçılık yapan bazı kesimler aynı zamanda ENKS, MİT ve TSK üzerinden yönlendiriliyorlardı. İstedikleri tüccarlar üzerinden bölge ekonomisini ve siyasetini etkilemeye, ikilik yaratmaya, komün kooperatif sisteminin zayıflaması için gayret gösteriyorlardı. Bunun da etkisi kırılacaktır.
Ayrıca Neçirvan Barzani son bir konuşmasında PKK’nin Şengal’den çıkmaması yüzünden bölgenin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunamadıklarını söyledi. Oysa Şengal ellerinde iken hiçbir yatırımları yoktu. Gönderdikleri paralarda kendi peşmergelerine maaş olarak ödeniyor ve Peşmergelerde bu parayı Duhok, Hewler ve çevresindeki ailelere gönderiyorlardı. Şengal halkının bir faydası olmuyordu.
Bırakın bunu KDP düşünsel, felsefi, inançsal ve sosyolojik olarak Şengalin Ezidilerini dışlamıştır. Sünni inancına göre bir Ezidinin elinden ekmek, yemek yemek haramdır. Onlarla ticaret yapmak, mallarını alıp tüketmek de aynı şekilde haramdır. Böylesi bir refleks varken Barzani ne kadar samimi olabilir. Buna karşılık PKK vakti zamanında Kuzeyde de Sünni Kürtlerin Alevi Kürtlere aynı yaklaşımını yani elinden ekmek, yemek yememek geleneğini çoktan tuzla buz etmiş, hepsini aynı sofranın aynı davanın ortağı yapmıştır. Şimdi Ezidi halkının böylesi bir gücü bırakması mümkün değil.
Ayrıca PKK’nin varlığı asıl olarak Ezidi Kürtlerinin hızlı ekonomik güç olmasını sağlayacaktır. Çünkü yeni açılacak ticaret kapısında Şengal ve yöresi kilit bir role sahip olacak. Ticarette, taşımacılıkta, gümrük gelirlerinden faydalanacaktır. Yine Rojava’da ticaret yapmaları ürün alım satımı yapmaları konusunda da bir engel yoktur. Hakeza Irak’a kadar gidebilir, olası engelleri de yükselen PKK imajı sayesinde yıkabilir, bunun moral motivasyonuyla yaşama daha aktip katılabilir.
Velhasılı KDP’nin PKK’nin Şengal’den çıkması için Ezidileri destekleyici geçerli bir argümanı yoktur. Fakat kendi iktidarı için hayati değerde bir önem arz ediyor Şengal. Belirtildiği gibi hem siyasi hem ekonomik zorlanmanın önüne geçmek, hem PKK’nin büyümesini engellemek hem de hem Rojava’nın güvenliği, Musul’a müdahale ve geçiş yollarının kontrolünde kritik role sahip Şengal dağlarının Kontrolü için PKK’yi istemiyor. Buraya sahip olan Bölge açısından stratejik bir noktayı da kontrol etmiş olur.
Ancak KDP bunun önüne geçmek istiyor. Gücünü koruması buna bağlı. Bu bağlamda Türkiye ile hareket etmesi daha bir elzem oluyor. Bağımsızlık söylemini sıcak tutması, Şengal’in biçimsizleşmesi ve dağıtılması için çalışacak. Bu yüzden Ezidiler arasında ikilik yaratmak birbirine düşürmek ve burada PKK öncülüğünde oluşan yönetim ve sistemin işlevsizleşmesini, krize girmesini amaçlamaktadır.
Bunu başarırsa şu an ki darbeci iktidarını sürdürmesi mümkün olacak. Bilindiği gibi parlamentoyu işlevsiz kılması, Mesut Barzani’nin yasal olmayan bir biçimde Başkanlığını devam ettirmesi ve hükümetin bazı bakanların hükümetten uzuklaştırıldığı bir darbe gerçekleşti. Bunun yarattığı siyasal ve ekonomik krizin gerekçesi de KDP’nin uygulamalarıdır. Ancak KDP başka bir paradigma ile karşı saldırıya geçiyor ve krizi PKK, Irak hükümeti ve başka dış güçlere dayandırmaktadır. Bunlara karşı mücadele ediyormuş gibi gerginlik yaratmakta, kendini de Kürdistan’ın yegâne kurtarıcısı, sahibi, bağımsızlık isteyeni olarak piyasaya sunmaktadır. Hatta ABD’nin de bu istikrarsız durumun en azından daha da kötüye gitmemesi için Barzani ailesini desteklemeye mecbur kalacağını hesaplamaktadır.

PKK-Türkiye savaşının Rojava ve Kürt-Türk ilişkilerinin geleceği üzerindeki Etkisi

Rojava’daki çatışmaların bir alanı da Bakur’da Türkiye ile PKK arasında sürmektedir. PKK Rojavanın savunulması için büyük bir çaba sarfetmektedir. Türkiye’de Rojava’yı tamamen bitirmek istiyor. Çünkü Rojava’da gerçekleşecek siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel yapı birebir Türkiye’yi etkileyecektir. Güney Kürdistan’dan sonra Rojava’nın kazandığı statü ve bunun uluslararası sistemde kabulü Türkiye’deki Kürt sorunu içinde model olacaktır.
Türkiye için bu korkunç bir durumdur. Gerçekçi olmak gerek. Bütün bölgelerde statü sahibi olan Kürtler, ekonomik kültürel ve politik olarak güçleneceklerdir. Hakeza Kürt nüfusu Irak, Suriye, İran’dakiler dahil tümü ele alındığında Türklerden fazladır. Çünkü Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi, her inanç, etnik yapı ve kültürel gurubun kendini ifadesiyle demografik yapı da değişecektir. Türkiye’deki Çerkezler, Araplar, Lazlar, Gürcüler kimliklerine sahip çıkamaya başladıklarında, yani dilsel, kültürel, etnik farkındalık siyasal ve sosyal demografik yapıyı da etkiler. Bu anlamıyla Kürtlerin Türkiye siyasetine etkisi daha büyük ve derin olacaktır. Türkiye yıkılmayabilir, aksine daha güçlü demokratik olabilir. Ama Cumhuriyetin Irkçı, Kemalist yapısı, bugünkü islamcı türkçü yapı tamamen tarihe gömülecektir. Türk ırkçılığına dayalı tarih, kültür, dil, anlayışı gidecektir.
Maalesef Türk devleti bu değişime hazır olmadığı için yıllardır sorunların kangrenleşmesine sebep olmaktadır.
Dolayısıyla PKK ile TR arasındaki savaş büyüyecek. Adeta varlık meselesine dönüşecek. Üstelik daha çok kentlerde merkezileşecek. Kitleler, ekonomi bundan ciddi etkilenecek. Ama tarafların bunu uzun süre kaldırması mümkün değil. Cizire, Şırnak, Sur, Nusaybin, Silopi de yaşanan çatışmaların toplumda yarattığı derin bir etki var.
Kürtler savaşın bu kadar derin etkisini görmemişlerdi. HDP/DBP eksenli siyaset ve barış sürecinde oluşan heyecan ve muttan sonra böylesi ölümcül bir savaş çok ciddi bir sarsılmaya yol açtı. Özellikle devletin şiddeti bilerek ve isteyerek uygulaması çok etkili oldu. Çünkü daha önce de örneğin hendekler meselesi gibi birçok sorun vardı. Ama müzakerelerle, halkın müdahalesiyle, devletle görüşmelerle çözülüyordu. Son yaşananların da lokal bazı çatışmaların ötesine gitmeyeceği düşünülüyordu. Ama devlet bunu fırsat bilip adeta ders verircesine saldırdı. Göstere göstere katliamlar yaptı. Kentleri yıktı.
Fakat devlet açısından da hiç beklemediği ağır sonuçlar doğurdu. Çünkü direnişin bu kadar büyük olacağını, uzun süreceğini beklemiyordu. İlk müdahaleyi yapan askeri güçler yetersiz kalınca, en özel birliklerini devreye soktu. Yetmedi, askeri güçler havadan karadan ağır silah bombardımanına tuttular. Direnişçileri teslim alabilmek için siviller dahil herkesin ölümünü, kentlerin yıkılmasını göze aldılar.
Ama sonuçta ölü ve yaralısıyla Türkiye’nin de büyük kaybı oldu. Binden fazla asker ve birkaç bin yaralı yanı sıra politik ve askeri hayal kırıklığı oluştu. Ordu ve polis krize girdi. Nihayetinde 15 Temmuz darbesi veya karşı darbesine yol açtı. Hala da kriz sürmektedir.
Ayrıca ileride tarihçiler bu dönemi Türkiye’nin stratejik hatası olarak da tespit etip yazabilirler. Çünkü kısmi ve kontrollü olarak PKK’ye bağlı güçlerin orada varlıklarını sürdürmelerine göz yumabilir ve yayılmasını engelleyebilirdi. Aslında barış süreçleri biraz bunu amaçlıyordu. Hatta seçimlerle belediye ve milletvekilliklerinin kazanılması Türkiye sisteminin Kürdistan’da yaşamasının teminatıydı. Kürtler belediyeleriyle, Parlamenterleriyle, ekonomileriyle yüzlerini Ankara ve İstanbul’a çevirmişlerdi. Hatta eğer Daiş’in Kobani saldırısında Türk Yönetimi Kürtleri destekleseydi, ilişkiler karşılıklı güven dahi bir perçinleşecekti. Bakur’un paralelinde Rojava’nın, hatta Başur’un Türkiye’ye eklemlenmesi, Türk-Kürt federasyonuna dair tezler konuşulur olacaktı. Bu ABD’nin de Avrupa’nın da elini rahatlatacaktı. Çünkü Müttefikleri Türklere, yakınlaştıkları Kürtlerde eklenecekti. Birlikte oluşturacakları siyasal, demokratik, çoğulcu yapı Ortadoğu içinde model olacaktı. Hakeza Suriye krizi daha hızlı çözülür, Rusya’nın bu kadar dominant güç haline gelmesi de söz konusu olmazdı.
Ama Türk devleti genişlemeyi barışçı ve demokratik yollarla, uzlaşarak birleşerek yapmak yerine yıkarak, boyun eğdirerek yapmayı tercih etti. Bu anlamda PYD ile ilişkiler kesildi. Barış sürecinin önü kesildi. Öcalan merkezli projeleri Dolmabahçe mutabakatını iptal etti.
Sahadaki ilk kırılma Kobani’de oldu zaten. Türkiye tercihini Kürtlerden yana kullanmadı. İkinci kırılma Sur, Cizire, Nusaybin, Gewer ve diğer ilçelerdeki katliamlarla yaşandı. Üçüncü kırılma ise yüzünü Ankara’ya çevirmiş Kürt siyasetini etkisizleştirerek yarattı. Bu ülkenin Cumhurbaşkanlığına aday olmuş, siyasi sistemine entegre olmak için çaba göstermiş Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması ile bir bağ kırıldı. Siyasetin de ötesinde birçok özelliğiyle Kürtler için özel anlam ifade eden Diyarbakır Belediyesi Eş başkanlarının tutuklanması da buna eklendi.
Bu PKK’nin Türkiye’ye bağımlı siyasetini, yani dengeleri gözeten politikasını gereksiz kıldı. Çünkü PKK bölgede etkinliğinin artmasıyla ya da HDP ve DBP’nin güçlenmesi sayesinde daha çok dikkatli davranmak zorundaydı. Çatışma ve eylem yapsa dahi kontorllü ve sınırlı davranmak zorundaydı.
Ne var ki, şimdi PKK aralıksız, sınırsız eylem yapmak zorunda. Bu PKK’den ziyade halkın isteğidir. Çünkü nerdeyse tüm opsiyonlar ortadan kaldırıldı. Bu yüzden Türk silahlı kuvvetlerine, asker ve polise gelecek her darbeye eyvallah demektedir. Çünkü Kobani’de yanında görmedi ve Cizire’de katliam yaptı. Kentleri yıktı.
Böylece Kürt askeri güçlerine sınırsız eylem yapma şansı doğdu. Öyle oldu. Özellikle yazın gerilla eylemliliği kullandığı teknikler Türk Askeri güçlerinin büyük kayıplar vermesine yol açtı. Elazığı, Diyarbakır çevresi, Cizire dahil birçok askeri üs ve karakol havaya uçtu. tanklar, zırhlılar hareket edemez oldu. İstenirse birçok Helikopterin de düşürüleceğine dair mesajlarda verildi. Ve görüldü ki PKK’nin savaş kabiliyeti daha da artıyor.
Hakeza TAK’ın Ankara, İstanbul, şimdilerde yine İstanbul, Kayseri eylemleri, Diyarbakır’da uçak düşürülmesi yeni bir çatışma seviyesinin, dengenin oluşacağına işaret etmektedir.
Türk siyasetinin buna cevabı ise Kürt sivil siyasetini nerdeyse tamamen bitirmekle oldu. Dernekleri, partileri, belediyeleri, medyasıyla Kürtlere ait birimler İşlevsiz hale getirildi. Milletvekilleri, Belediyeler işlevsizleşti. Ama bu devletin beklediği düzeyde bir etki, yıkım yaratmaz. Aksine devletin Kürt hareketine müdahale gücünün ne kadar yetersiz, eksik ve sınırlı olduğunu gösteriyor. Zayıflığını teşhir etti. PKK, PYD, DTK veya askeri birimleriyle HPG, YPG, YPS, YBŞ ve irili ufaklı askeri birimleri, sivil toplum örgütleri, ekonomik birimleri, Avrupa’dan Ortadoğu’ya yayılan medya gücüyle geniş bir alanda var ve Türkiye’nin bunlara müdahale edecek hiçbir gücü yok. Sınırlı bazı müdahaleler olsa da temel yapı güç yerinde duruyor ve devletin gücünü aşıyor. Aksine devletin elinin uzanamadığı mekanlarda, PKK ve bağlı güçler, kurum ve yapılarıyla elde ettiği askeri, siyasi, insani, tekniği Türkiye’ye karşı kullanma opsiyonuna sahiptir ve kullanıyorda başka bir siyasi paradigma oluşmazsa bu güç kullanımı çok daha artacaktır.
Özcesi Kürtlerin parlamentoda ve Belediyelerde olması Bu rejimin sınırları içinde kalması devlet için bir teminattı. Ama bu teminatı devlet kendisi yok etti. Artık devletin sözünün, sınırlarının dışında doğrudan bir güç olarak PKK var. PKK ile muhatap olmak, PKK ile yatıp kalkmak zorunda kalacak.
Tabii Türkiye’nin muhafazakar, milliyetçi yapısını koruyabilmesi için hamleler yapması gerekir. Nihayetinde bu yönlü stratejik aklı var. Her ne kadar Erdoğan’la anılsa da bu yapıyı korumak isteyen her siyasi aktörün düşüneceği mekanizma sınır dışında savunma yapma anlayışıdır. Daha önce Kemalistler bunu daha başarılı bir biçimde gerçekleştirdiler aslında. Örneğin 90’ların başında KDP ile işbirliğini sağlayıp PKK ile savaşmışlardı. Güney’de yerleşmeye, üsler kurmaya, Kürt siyasetini denetim süreci başladı. Aynı zamanda savaş da daha çok güney Kürdistan’da Peşmerge kıyafeti giyen Türk Özel kuvvetleri ve Peşmerge ortaklığında dönemin PKK askeri gücü ARGK arasında sürmüştü. PKK kuzeye yoğunlaşmak yerine güneye yüzünü çevirmek zorunda kalmıştı. Bu tabii ki Türk devletini rahatlatmıştı. Savunmasız kalan bölgelerde birçok köy yakılmış, halk göçertilmiş ve Kürt özgürlük hareketinin yükselişinin önü bir nevi kesilmişti. Hatta 1995’ten itibaren kendini tekrar eden, tarafları yıpratan, ama sonuç almayı da sınırlandıran bir süreç başlamıştı.
İşte Türkiye bu deneyimi daha ileriye götürme niyetinde. Bu yüzden stratejik olarak Musul-Halep hattını hedef olarak belirledi. Türkiye’yi burada savunma tezini geliştirdi. Bunun tercümesi Kuzey’deki Kürt hareketini durdurmak için Güneyde, Şengal’de, Rojava’da Kürtlere karşı savaşmaktı. Bu savaşa doğrudan katılmasının zemini elbette yoktu. Ama Daiş, Nusra, Ahraru Şam vb örgütler bulunmaz bir nimetti. Öyle ki, ilişki itibariyle içiçe olduğu Güney Kürdistan’a Daiş yöneldiğinde yardıma gitmedi. Umud ediyordu ki Daiş buralara girsin ve Kürtlere ait bütün alanları ele geçirsin. Katliamları yapsın ve Kürtleri tarihin karanlığına gömsün. Daişe açılan bütün opsiyonlar, bütün yardımlar bunun içindi. Bu hedef için Türkiye uluslararası birçok riski de göze aldı. Ama eğer başarsaydı kazancı çok daha büyük olacaktı. Ancak Mahmur, Şengal’de HPG’nin ve YPG’nin yardıma gitmesi, Peşmergenin kendini panik halden kurtulup toparlanmayı başlaması, paralelinde İran ve Koalisyon güçlerinden destek gelmesi Daişi durdurdu. Türkiye’nin ilk hesabını bozdu. Kobani direnişi ise sinirleri, hesapları, stratejileri tamamen altüst etti.
Artık başka örgütler eliyle olmayınca bu kez bizzat müdahale etme gereği duydu. Erdoğan’ın İsrail’de geri adım atması, Rusya’dan özür dilemesi, bütün riskleri alarak Halep’te kendisine bağlı örgütlere ihanet etmesi ve yenilmelerine sebep olması Kürt fobisinden, ya da Kürtlerle ilişkisinden kaynaklanmaktaydı.
Şehba bölgesine müdahale etti. Bir nevi Türkiye’ye stratejisi için yeni hamle şansı sağlayan Rojava’nın Şehba bölgesine müdahalesidir. Bu Rojava yönetiminin sistemini kurması, federalizme geçişi, politik pazarlık ilişkilerinde elinin rahat olmasını geciktirecektir. Orada gücünü koruduğu ölçüde etkisi de olacaktır. Bu amaçla üs kurmak, askerlerini daimi yerleştirmek, silah yığmak istiyor. Şu an SUK’a bağlı birimlere yardım biçiminde gerçekleşen görüntünün arkasında bu çalışma ciddidir. Fakat mevcut guruplar ona gerekçe oluyor. Onların haklarını savunma söylemi orada bulunmasına yardımcı oluyor. Ne zaman ki bu guruplar aradan çıkarsa Türk devletinin açık işgalcı yanı ortaya çıkacak. Ya bunda ısrar eder ve devletlerarası bölgesel bir savaşa yol açar ya da çekilir. Yalniz bunun teşhir olmaması için en iyi kılıf SUK’a ait güçlerin kalmasını sağlamasıdır. Hatta arttırılmasıdır. Ancak mevcut guruplar üzerindeki etkisi devam eder mi? Halep yenilgisinden sonra onlarla ilişkisi ne olacaktır? Ya da bu gurupların Kürtlere bakışı değişir mi? yani en ufak bir farklılaşma TC’nin orada tutulmasını da imkansız hale getirebilir hatta askeri yenilgi yaşayabilir.
Ayrıca Kuzeydeki gelişmeler de Şehba bölgesinde devletin politikalarını etkiler ve belirtildiği gibi PKK’nin opsiyonları şimdi daha fazla. Devlet içinde de Kuzey’de bu yıl savaşmak istemeyen, savaşın derinleşmesinin kopuşa yol açacağını gören güçler Erdoğan’ın önünü kesebilir. Bunlar hem Türkiye içinde hem de dış dünyada var. ABD ve Avrupa’da Türkiye’den vazgeçmeyecek ama Erdoğan’ı ve mevcut politikaları istemeyen ciddi güçlerdir. Hatta bu kesimler Kürt Türk ilişkilerini yeniden irdeleyecek, bu bağlamda Türkiye-AB ve batı ilişkilerini yeniden düzenleyecek uluslararası konferanslara, tartışmalara hazırlık yapıyorlar. Cenevre benzeri ciddi zirveler, tartışmalar Kürtler ve Türk devleti arasında açık bir biçimde yapılabilir. Bu zorlanabilir. En azından böylesi bir sürecin önünün açılabilmesi için Erdoğan ve mevcut yönetimin Tasfiyesi için içte ve dışta bir takım eylemlilikler gerçekleşebilir. Son İstanbul ve Kayseri TAK eylemleri haricinde başka gelişmeleri de görmek mümkün.